Yüreği birlikte atanlar...

şair

21/1/2009 · Kategori: Iskender PALA

Rivayettir ki bir musıkîşinas ile bir şair, hangisinin mesleği daha eski diye tartışıyorlarmış.

Musıkîşinas iddiasını delillendirmek üzere "-Musıkî elbette şiirden evveldir; çünkü Davud nebi Mezmur'unu teganni ile okurdu." deyince şair taşı gediğine koymuş:

- O da bir şey mi azizim; Adem atamız Kabil'in işlediği cinayetten sonra oğlu Habil için bir mersiye söylemişti!

Şiirin ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmese de "şair" kelimesinin "tabiat üstü sihrî bilgiye sahip olan, sezerek bilen" anlamıyla kullanıldığından ve şairin "ayrı bir ilham kaynağı"na sahip bulunduğundan hareketle bu ayrıcalıklı sanat sahiplerinin en eski çağlardan beri toplumsal hayatta yer edindikleri söylenebilir. Nitekim tekamülünü tamamlamış en eski şiir metinlerine sahip Arap edebiyatında, Ferazdak, Hutay'a ve Kusayyir gibi cahiliye devri şairlerinin kendilerine şiir talim eden birer cinleri olduğundan bahsedilir. Bugün ilham dediğimiz bu esrarengiz kuvvet, şairi, söz bakımından diğer insanlardan farklı ve üstün kılar. Şamanların raks ve musıkî yanında şiirle de manevi nüfuz ve sihir icra etmeleri, hatta bazılarının şair olmaları yine aynı ilham üstünlüğünden kaynaklanır.

Cahiliye devri Arap şairi kabilesini ve akrabalarını medh ü sena eden, kahramanlıkları öven, kahramanların ölümünde mersiye söyleyen, düşmanları yeren (hecâ) ve bunun için de genellikle olmayacak mübalağalara başvuran bir nevi kahin veya büyücü, sözleri de büyü ve yalan idi. Nitekim altı yerde şiirden ve şairden bahseden ve bir suresinin de adı Şuarâ olan Kur'an-ı Kerim şairin bu tavrını eleştirip "Şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacak[dık]ları şeyleri söylerler (Şuara, 224-226)." buyurmuştur. Ayrıca şiirlerinde din dışı, hatta din karşıtı mesajlar bulunduran bu şairlerin sözleri ile vahiy ve ilham sonucu Hz. Peygamber'e verilmiş ayetlerin karıştırılmaması gerektiği ikazında bulunan Kur'an, hak söz ile batıl arasındaki ayrıma dikkat çekmekle kalmamış, hakkında "Bizim ona öğrettiğimiz şiir değil, onun buna ihtiyacı da yok (Yasin, 69)." buyrulan Hz. Peygamber'in şairden üstün olduğuna işaret ve vahyi tebliği hususunda ona şairlik isnat edenleri de şiddetle ikaz etmiştir. Nitekim İslâmiyet'ten sonra Arap şairlerinin toplum içindeki müstesna mevkileri sarsılmış, kaynağı ilham-ı Rabbanî olan şiir ile nefsanî şiir peşinde yürüyen şairler ayrışmış, iktidar sahiplerine yaranma kaygısı ön planda olan manzumeler revaç bulmuştur. Bu süreçte değişmeyen tek kural, sözü en fazla süsleyen, yani yalanı en maharetli söyleyen şairin en beliğ şair sayılması kuralı idi (Burada Fuzulî'nin "Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dediğini hatırlayalım). Nitekim Hz. Peygamber şiiri açıkça övmemiş ancak Hassan b. Sabit'in gerek kendisi ile ashabını methedici, gerekse savaşlar sırasında düşmanları hicvedici şiirlerine sessiz kalmakla onay vermiş ve "Şüphesiz ki şiirin bazısında hikmet (...) ve (...) bazısında sihir vardır. (Ebu Davud, Sünen, V, 276, 277; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 456; V, 125)" buyurarak musamahakâr davranmıştır.

Eski Yunan ve Mısır'da, tapınaklarda görev alıp ayinlerde manzum parçalar söyleyen kahin şairlerin varlığı M.Ö. 3000 yıl geriye doğru takip edilebilmektedir. Türk edebiyatının bilinen ilk şairleri ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen "ozan"lardır. Ortaasya'daki göçebe Türk toplulukları arasında ilden ile, obadan obaya gezerek haber ve bilgi akışını sağlayan, düğün ve şölenlerde destanlar tertip edip yeni şiirler söyleyen ozan, saygın bir kişidir. Uygurlarda musıkî eşliğinde ırlayarak sihir yapan, gaipten haber veren, hastaları tedavi eden baksı veya kam da tıpkı şamanlar gibi birer şair idi. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden sonra uzun müddet halk arasında aynı kimlikle yaşayan "ozan"lar daha sonra "âşık" kimliği kazanıp saz şairi veya halk şairi olarak anılmışlardır.

Gelenek içinde yüzyıllar boyunca divan şiirinin ağırlığı hissedilirse de tasavvuf muhitlerinde, tıpkı halk şairi dediğimiz "âşık"lar gibi tamamen ilahi aşk saikiyle şiir söyleyen manevi ilham sahibi insanlar yaşamıştır. Kuddusî'nin "Şâirânın kalbleri Hakk'ın hazâini imiş" dizesinde kimlik bulan bu kişiler, tasavvuf geleneğini devam ettiren misyon adamları olarak büyük bir vazifeyi başarmışlardır. Saz şairi olup bir pirden el alarak (badeli âşık) manevi ilham ile şiir söylediklerini iddia edenler ise irfanî halk kültürünün zengin portreleridir.

Her çağda toplumdan itibar gören şair kendisine itibar veren milletinin dilini yapar, kimliğinin sağlamlaşmasını sağlar. İster şen şatır veya asabî bir âşık, ister gür sesli bir kahraman, o, şiirindeki güç kadar ölümsüz olan adamdır.

Bugün şair kelimesinin anlamı genişlemiştir. Artık belli kurallar (kafiye, vezin, edebi sanatlar vb.) çerçevesinde manzumeler nazmetmesi umulan "nâzım"ın yerini hayal ve çağrışımlara dayalı dizeler ortaya koyan söz sanatçısına bırakmıştır. Bu serbest ortam, şair adayının gerek şiir eğitim ve birikimini, gerekse tarihsel süreçteki usta şairleri tetkik ve taklit mecburiyetini olumsuz etkilemiş şiirin sanat alanını daraltmış, eski meslektaşlarına nazaran işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü artık o, kelimeleri sesler ve ses uyumlarıyla en güzel biçim ve sıralanışta kullanmak zorundadır; duygu, hayal ve fikir buluşlarıyla insan gönlüne ve ruhuna hitap etmelidir, muhatabını farklı duygulanmalar, izlenimler ve heyecanlara yönlendirmelidir. Bütün bunları yaparken de yazık ki kafiyelerin musıkîsinden, veznin ahenk ve rintminden, yahut edebiyat sanatlarının derinliğinden mahrumdur.

BERCESTE

Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı

Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı

Zamanımızda şair geçinenler çoğaldı ve şair azaldı.

Yok, yok... Öyle de değil!.. Şairin yalnızca adı kaldı...

Sâbit

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kimler Ergenekon sanığı olabilir?

21/1/2009 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Yazılı basınımızın, televizyonlarımızın, yazarlarımızın, spikerlerimizin, sunucularımızın ve özellikle her hadisede televizyon stüdyolarına seğirterek özellikle tam bilmedikleri konularda en az yarım saat teklemeden konuşmakla ün yapmış yorumcularımızın aylardan beri izhar ettikleri kanaatleri üst üste koyup benzerlikleri sınıflandırınca, kimlerin Ergenekon sanığı olamayacağı hususunda net bir tablo ortaya çıkıyor.

Araştırmacı yazarlığın bir nişânesi ve vecibesi zümresinden olarak, bu mühim adalet ve memleket meselesi hakkında yaptığım araştırmanın sonuçlarını açıklıyorum; hemen belirteyim ki, bu araştırma hiçbir surette AB'ci, Sorosçu, Amerikancı, şucu-bucu vakıf ve think-tank kuruluşları tarafından desteklenmemiş olup, tamamen millî, yerli ve şah-sî gayretlerimle ortaya konulmuştur.

Buna göre, buyrunuz:

-Bir defa belirli bir yaşın altındaki erkeklerin Ergenekoncu olmasına imkân ve ihtimâl yoktur; yaptığım araştırmalara göre bu yaş sınırı 90 civarındadır. Ergenekon sanıkları arasında 90 yaşın üstünde kimse var mıdır bilmiyorum?

Kaldı ki, Ergenekon sanığı adaylarının ayrıca,

a- Şeker

b- Tansiyon

c- Romatizma

d- Kalp ve buna ilaveten nefes darlığı, bronşit, fıtık, astım gibi hastalıklardan muzdarip olmamaları gerekir. Bir sanığın bu gibi dertlerden biri hakkında göstereceği doktor raporu sadece hemen tahliyesini değil, ayrıca şimşek hızıyla beraatini de gerektirir.

Kezâ toplumda itibar gören, sevilen, sayılan, iyi bilinen, kız babalarının ilk isteyişte hemen rıza gösterecekleri cinsten bir mesleğe sahip, sözgelişi hukukçu, asker, yazar, politikacı, akademisyen, doktor, mühendis, kimyager, teknisyen gibi kişilerin de Ergenekon sanığı olması mümkün ve muhtemel olamaz. Bu gibi sanıklardan herhangi birisi, isterse cürm-ü meşhut yani suçüstü durumunda yakayı ele vermiş olsa bile muhtarlıktan alacağı basit bir hüsnühâl kağıdı ile tahliye olur ve beraat eder. Çete kurmak ipsiz-sapsız kişilerin kârıdır. İyi ve muteber bir iş sahibi olanların çeteyle uğraşmak için sebepleri yoktur. Bunlar iyi, makbul insanlardır; söz gelişi, -velev ki- Ergenekoncu demeyelim de meselâ içlerinden vatanı şööle iyicene bir kurtarmak gelmiş olsa ne icab eder ki yani? Ederler, edebilirler; bu durumda avamdan insanlara düşen şey, paylarına düşen gurur ve iftihardan bütün tüyleri diken gibi olarak zevk ile kendilerinden geçmek ve "ne mutlu bize ki, bu asil insanlar bizi kurtarmaya tenezzül ederek ellerini taşın altına koymuşlardır" diye mest olmaktır.

Sanık olmak, tutuklanmak ne kelime ayol!

Bakınız meselâ ülkesini bir miktar olsun seven bir insanın Ergenekoncu olması mümkün müdür? Değildir! Peki, solcu, yurtsever, demokrat, ilerici bir insanın Ergenekon sanığı olması düşünülebilir mi? Hâşâ ve kellâ! Böyle bir fikri değil iddianameye yazmak, değil alenen şurda burda telâffuz etmek, hattâ zihinden geçirmek bile bir nevi insanlık suçudur.

Olmaz, olabilemez, mümkün değildir!

Şimdi diyeceksiniz ki, "Peki sayın araştırmacı yazar; şu olmaz bu olmaz, peki bu memlekette hiç Ergenekoncu yok mudur yani?"

Efendim olabilir, elbette olabilir. Türkiye yetmiş milyonluk koca bir ülke. Arayıp tarasanız, tavuğu pişirmek yerine çiğ çiğ yemeyi tercih eden insanları bile bir araya getirerek bir örgüt şeması kurup doldurmak imkân dahilindedir; dolayısıyla biz burada, "Hayır efendim Ergenekon filan yoktur; bu dava fasa fiso birşeydir. Üç beş çakaralmaz tüfek ve antika kılıçla, beş-altı tane öksürüklü, yaşlı, yürümek için bastona ihtiyaç duyan, ununu elemiş eleğini duvara asmış, onca torun-torba sahibi adam darbeyi nasıl yaparmış?" diyecek değiliz. Mümkündür fakat, kimlerin Ergenekoncu olabilemeyeceği hakkındaki kriterleri az önce yukarda zikretmiş bulunuyoruz. Mefhumun muhalifinden hareketle şimdi kimlerin Ergenekoncu olabilecekleri meselesini incelemeye sıra gelmiş bulunuyor.

Efendim, aslına bakılırsa tinerci, hâne-berdûş, serseri, şarapçı, hapçı, alkolik veya biracı gibi insanların bunalıma kapılıp, "N'oolacak bu memleketin hâli; kurtaranın elinde kalıyor; biraz da biz kurtarsak gerektir!" fikriyle bir örgüt kurup sağa sola üç beş kestane fişeği, çakaralmaz cinsinden tüfek ve naylon tabanca gömüp saklayarak çocuk romanlarındaki define plânları gibi krokiler çizip kendi kendilerine örgütçülük oynamaya, darbe fişeklemeye kalkışmaları ihtimâl dahilindedir.

Olamaz demiyoruz fakat olur da diyemiyoruz!

İşin aslına bakılırsa "ben insanım" diyen birinin böyle bâtıl fikirler peşinde koşması mümkün değildir ve bu noktadan hareketle yürürsek, neticede Ergenekoncu denilmeye lâyık bir ferd-i vâhit bile bulamayız.

Mantık bunu söylüyor, tarih bunu söylüyor, bilim bunu söylüyor, istatistik bunu söylüyor, edebiyat, sosyoloji, fenomenoloji, biyoloji, hatta jeoloji bile bunu söylüyor.

Söylesinler bakalım, nerdeymiş bu Ergenekon?

Ergenekon diye bir yer mevcut mudur efendiler dünya coğrafyası üzerinde? Yoktur! Ergenekon ütopik, mitolojik, fantastik ve efsânevi bir yer adıdır. Nasıl Atlantiscilik diye bir örgüt olamaz ise Ergenekonculuk diye bir şey de olamaz. Bakınız size taş gibi delil sunuyorum; eğer yetmez ise yine taş gibi olmak üzere bir başka delil daha sunacağım!

Şudur! Bu ülkede bugüne kadar hiç darbe yapılmamıştır; darbe diye iftira edilen iktidar değişiklikleri, saygıdeğer halkımız ısrarı, zorlaması, hatta yalvarıp yakarması neticesinde lütfen ve bilmecburiye tevessül olunan halk hareketleridir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Hislene hislene bu hale geldik

21/1/2009 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Tam 25 yıl önce, 12 Eylül askerî yönetimi, giderayak bir kanun çıkarttı. 19 Ekim 1983 tarihinde çıkan bu kanunun başlığı şöyleydi: "Türkçeden başka dillerde yapılacak yayınlar hakkında kanun".

Bu kanun 1982 Anayasası'nın 26 maddesinde yer alan "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" hükmüne dayandırılmıştı. Amaç Kürtçeyi yasaklamaktı. Sadece 8 yıl yürürlükte kalan, rahmetli Turgut Özal'ın önayak olmasıyla ilga edilen bu kanun çok garip bir kanundu. Beş maddeden mürekkep kanun insan doğasına dair imkânsız olan şeyleri istiyordu. "Türk vatandaşlarının anadili" başlıklı 3. madde, saçmalığı göstermek için yeterli: "Türkçeden başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması... yasaktır". Bu hükmün cezai müeyyidesi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıydı.

"Türkçeden başka dilin anadil olarak kullanılmasına... yönelik faaliyette bulunmak..." ne demek? Bu ibare ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için saçmalığın ötesine geçip ahmaklığın sınırlarına göz atmanız lâzım. Bu ibare Kürtçeyi, bir iletişim aracı olarak yasaklamıyor. İmkânsız olanı, cezai müeyyideye bağlıyor, anadili bütünüyle iptal ediyor. Bu ahmaklığı vurgulamak için altını çizmek zorundayım. "Türkçeden başka dilin" diye başlayıp "resmî dil olarak kullanılması" demiyor. "İletişim dili olarak" da demiyor. Hadi bunlardan da geçtik "umumî alanlarda kullanılması" da demiyor. Dikkatinizi çekerim "anadil olarak kullanılması" diyor. Peki anadil nerelerde "doğal ve kaçınılmaz" olarak kullanılır. Adı üzerinde, bu dili öğrendiğiniz annenizle konuşurken, rüya görürken, düşünürken, sayıklarken... Allah aşkına, bu yasağın kanun maddesi olarak ilan edilmesini ve bu hükmün cezai müeyyideye bağlanmasını bir kenara bırakın birilerinin böyle bir şeyi aklından geçirmesi bile ahmaklık değil mi? Gayrı insanî olmaktan, insan haklarına aykırı davranmaktan, insanların anadillerine, dolayısıyla onurlarına ve kişiliklerine saygısızlıktan bahsetmiyorum. Düpedüz ve katıksız bir ahmaklıktan söz ediyorum.

Bu ahmaklık bir askerî dikta yönetimi marifetiydi. En üst düzeydeki komutanların eseriydi. Kenan Evren, bu kanun için yıllar sonra "bir hataydı" dedi. Düpedüz ahmaklık olan bu "hata" acaba kaç kişinin hayatına mal oldu?

TRT Şeş'in açılışında konuştuğum yaşlı bir Kürt, hüzünle bana şunu söylemişti: "Bu kanal on yıl önce açılsaydı, bugün kaç kişi hayatta olurdu, biliyor musun?" Bu sözün verdiği ilhamla ben de şu soruyu soruyorum: "Geçmişte bu kanun gibi ahmakça hatalar yapılmasaydı, kaç kişi hayatta olurdu ve Türkiye bugün nerede olurdu?"

CHP lideri Baykal, TRT'nin Kürtçe yayına başlamasını "yanlış" bulduğunu söylüyor. Bu yayını "devletin etnik bir çabaya destek vermesi" olarak niteliyor ve atılan adımı "Bunlar büyük kararlar" diye eleştiriyor. Ben Baykal'ın özellikle "büyük karar" lafına takıldım. Baykal "Kürtçe yayın"ın sadece hükümete bırakılamayacak kadar "büyük bir karar" olduğunu ima ediyor.

Doğrusu şu: O kadar ahmakça kararı düzeltmek için "büyük kararlar" vermek gerekiyor.

Büyük kararlar verirken geçmişin hatalarıyla hesaplaşmamız şart. Geçmişin hatalarını masaya yatırmak ve onlarla yüzleşmek, bu hataların sahiplerinden hesap sormak, doğru ve büyük kararlarla yola devam etmenin ön şartı.

Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile büyük bir kazaya uğradı. Kurtuluş Savaşı'nı bile demokratik bir iradeye, Büyük Millet Meclisi'ne raptetmiş bir toplum, bu tarihten sonra ülke yönetme ehliyetine sahip olmayan komutanların, karşılığında ağır bedeller ödediğimiz hatalarına mahkûm oldu.

Doğru istikamette yolumuza devam etmek için geçmişin bu ahmakça hataları ile yüzleşmeli ve en başta "devleti koruma" iddiasına sahip olanların "ülke yönetme ehliyetleri"ni sorgulamalıyız. Yaşadığımız tecrübeler bize neyi anlatıyor? Sistematik bir ehliyetsizlik durumunu değil mi?

04 Ocak 2009, Pazar
Milliyet yazarı Güngör Uras, ABD Başkanı Obama için düzenlenen törende yaşanan hamâsî anların, Türkiye'de tekrarlanması halinde büyük tartışmalar yaşanacağını imâ eden dünkü yazısında şu fikri öne sürdü: "Ne yazık ki, biz milli birliği koruma becerisini kaybediyoruz.

Politikacılar iktidar mücadelesi uğruna, bu ülkede milli birliğin ve toprak bütünlüğünün sembolü olan askeri sindirmeye, bu ülkenin kurucularının rüyalarını ve hedeflerini unutturmaya, dil-din ayrımına yol açan politikalar uygulamaya başladı. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal'den söz etmek, üniformalı askerlerin ortalıkta dolaşması, Türk bayrağının dalgalandırılması, toprak bütünlüğünün savunulması suç sayılır oldu. Ve bu iktidar mücadelesi içinde krizin ülke ekonomisi ve halk üzerindeki ezici baskısına çare aramaya iktidardakiler vakit bulamıyor. Ve de ne yazık ki, işte bu "ahval ve şerait" karşısında, Türkiye'yi yönetme sorumluluğunu taşıyanlara Obama'yı örnek almalarını tavsiye etmek mecburiyetinde kalıyoruz."

Sayın Uras bu yakınmasında yalnız değildi; Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök de, "Maazallah bir kurt çıksaydı" başlıklı yazısında milli sembol ve değerlerin artık tartışma konusu haline geldiğini savundu.

Evvelâ bayrak, asker, vatan, milli birlik gibi değer ve kavramların artık kimsede heyecan uyandırmadığı iddiasını doğru bulmuyorum. Yakınmacılar, sebepleri ıskalayıp tezahürler üzerine odaklanırken asıl yazılması gerekeni, yani bu değerlerin ne kadar istismara uğratıldığını, vaktiyle arkasına ne kadar süprüntü gizlendiği gerçeğini ihmal ediyorlar.

"Vatan tehlikede!" lâfı, Fransız İhtilâli'nin yerleşme döneminde pek sık tekrarlanan bir slogan olarak "Jakobin" edebiyatın en parlak ürününü teşkil eder. Despot Aydınlanmacılar, kendilerini sıkıntıda hissettikleri her olayda, "vatan tehlikede" bayrağını kaldırarak sorumluluklarını başka yere yansıtmayı becermişlerdir. Vatan tehlikede ise, sıradan vatandaşa düşen şey, ayrıntıları boş vererek tehlikeye göğsünü siper etmek ve yöneticilerin yanında yer almaktır. Elbette ki "vatan tehlikede" çığlığı, kalabalıklar kolay anlaşılsın diye görünür hale getirilir; milli değerler, marşlar, semboller, efsâneler ve zaferlerle süslenip "anlam ve önem" kazanması sağlanır. Vatanın tehlikede olması, kamuoyunun mantığını değil, heyecan ve tepkisini kamçılamaya yarar daha çok.

Bu taktiğin çok zekice ve yarayışlı olduğu muhakkak. Bizdeki bazı uygulamalarını şöyle bir hatırlayalım isterseniz: Tan Gazetesi baskını, 6-7 Eylül olayları, 28 Nisan mitingi ve ardından 27 Mayıs Darbesi'nin hep de vatanın tehlikede olduğu bir demde kotarılmış olması sizce tesâdüf müdür? Ardından Kıbrıs mitingleri, hemen ardından 6. Filo'nun, kızıl Rus birliklerinin topraklarımızı işgal için tetikte bekledikleri vehmiyle sokaklara dökülürüz; bu arada 9 ve 12 Martlar, 12 Eylüller yaşarız fakat vatan bir türlü tehlikeden kurtulmaz: "Milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde..." edebiyatı daima prim yapar. Vatan parsel parsel satılmakta, işbirlikçi iktidar ülkenin altına tekerlek takmaya uğraşmakta, milli kaynaklarımız hainler tarafından yağmalanmaktadır. Bu türden propagandaların ortak özelliği, ille de üniformalı birilerinin işe gelip el koyması dileğidir; ya "genç subaylar" kıyâma kalkışmalı veya "zinde kuvvetler", daha açık söyleyişle ordu göreve gelmelidir.

Milli hisleniş mevzuunda bizlere Obama'yı örnek gösteren bu gibi yaklaşımların anlamı nedir? Bu satırların yazarı, bu gibi değerlere duyduğu saygıyı isbat etmek lüzumu duymuyor fakat milli hassasiyet konusunda, "yazıklar olsundur; bari Obama'yı ve Amerikalıları örnek alalım" diye yol gösterenleri ciddiye almak lüzumu da hissetmiyor. Vaktiyle, "yapmayın; bir gün bu değerler hakikaten lâzım olduğunda yerinde bulamayabilirsiniz!" diye defalarca ikazda bulunmuş birinin, Bozkurt sembolünü yeni keşfedenlerle istihzâya hakkı vardır.

Sakın bu milli duygulanmalar, bu hamasî sitemler, Türkiye'de an'anevi iktidar şemasının, Batılı demokrasiler paralelinde yeniden biçimlenmesinden doğan bir tehevvür olmasın?

Bana biraz öyle geliyor da!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Komutanların Ehliyeti

18/1/2009 · Kategori: Mumtazer TURKONE

Tam 25 yıl önce, 12 Eylül askerî yönetimi, giderayak bir kanun çıkarttı. 19 Ekim 1983 tarihinde çıkan bu kanunun başlığı şöyleydi: "Türkçeden başka dillerde yapılacak yayınlar hakkında kanun".

Bu kanun 1982 Anayasası'nın 26 maddesinde yer alan "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" hükmüne dayandırılmıştı. Amaç Kürtçeyi yasaklamaktı. Sadece 8 yıl yürürlükte kalan, rahmetli Turgut Özal'ın önayak olmasıyla ilga edilen bu kanun çok garip bir kanundu. Beş maddeden mürekkep kanun insan doğasına dair imkânsız olan şeyleri istiyordu. "Türk vatandaşlarının anadili" başlıklı 3. madde, saçmalığı göstermek için yeterli: "Türkçeden başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması... yasaktır". Bu hükmün cezai müeyyidesi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıydı.

"Türkçeden başka dilin anadil olarak kullanılmasına... yönelik faaliyette bulunmak..." ne demek? Bu ibare ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için saçmalığın ötesine geçip ahmaklığın sınırlarına göz atmanız lâzım. Bu ibare Kürtçeyi, bir iletişim aracı olarak yasaklamıyor. İmkânsız olanı, cezai müeyyideye bağlıyor, anadili bütünüyle iptal ediyor. Bu ahmaklığı vurgulamak için altını çizmek zorundayım. "Türkçeden başka dilin" diye başlayıp "resmî dil olarak kullanılması" demiyor. "İletişim dili olarak" da demiyor. Hadi bunlardan da geçtik "umumî alanlarda kullanılması" da demiyor. Dikkatinizi çekerim "anadil olarak kullanılması" diyor. Peki anadil nerelerde "doğal ve kaçınılmaz" olarak kullanılır. Adı üzerinde, bu dili öğrendiğiniz annenizle konuşurken, rüya görürken, düşünürken, sayıklarken... Allah aşkına, bu yasağın kanun maddesi olarak ilan edilmesini ve bu hükmün cezai müeyyideye bağlanmasını bir kenara bırakın birilerinin böyle bir şeyi aklından geçirmesi bile ahmaklık değil mi? Gayrı insanî olmaktan, insan haklarına aykırı davranmaktan, insanların anadillerine, dolayısıyla onurlarına ve kişiliklerine saygısızlıktan bahsetmiyorum. Düpedüz ve katıksız bir ahmaklıktan söz ediyorum.

Bu ahmaklık bir askerî dikta yönetimi marifetiydi. En üst düzeydeki komutanların eseriydi. Kenan Evren, bu kanun için yıllar sonra "bir hataydı" dedi. Düpedüz ahmaklık olan bu "hata" acaba kaç kişinin hayatına mal oldu?

TRT Şeş'in açılışında konuştuğum yaşlı bir Kürt, hüzünle bana şunu söylemişti: "Bu kanal on yıl önce açılsaydı, bugün kaç kişi hayatta olurdu, biliyor musun?" Bu sözün verdiği ilhamla ben de şu soruyu soruyorum: "Geçmişte bu kanun gibi ahmakça hatalar yapılmasaydı, kaç kişi hayatta olurdu ve Türkiye bugün nerede olurdu?"

CHP lideri Baykal, TRT'nin Kürtçe yayına başlamasını "yanlış" bulduğunu söylüyor. Bu yayını "devletin etnik bir çabaya destek vermesi" olarak niteliyor ve atılan adımı "Bunlar büyük kararlar" diye eleştiriyor. Ben Baykal'ın özellikle "büyük karar" lafına takıldım. Baykal "Kürtçe yayın"ın sadece hükümete bırakılamayacak kadar "büyük bir karar" olduğunu ima ediyor.

Doğrusu şu: O kadar ahmakça kararı düzeltmek için "büyük kararlar" vermek gerekiyor.

Büyük kararlar verirken geçmişin hatalarıyla hesaplaşmamız şart. Geçmişin hatalarını masaya yatırmak ve onlarla yüzleşmek, bu hataların sahiplerinden hesap sormak, doğru ve büyük kararlarla yola devam etmenin ön şartı.

Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile büyük bir kazaya uğradı. Kurtuluş Savaşı'nı bile demokratik bir iradeye, Büyük Millet Meclisi'ne raptetmiş bir toplum, bu tarihten sonra ülke yönetme ehliyetine sahip olmayan komutanların, karşılığında ağır bedeller ödediğimiz hatalarına mahkûm oldu.

Doğru istikamette yolumuza devam etmek için geçmişin bu ahmakça hataları ile yüzleşmeli ve en başta "devleti koruma" iddiasına sahip olanların "ülke yönetme ehliyetleri"ni sorgulamalıyız. Yaşadığımız tecrübeler bize neyi anlatıyor? Sistematik bir ehliyetsizlik durumunu değil mi?

04 Ocak 2009, Pazar

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yare gizli sözlerim var / Diyemiyorum ele karşı

29/12/2008 · Kategori: Iskender PALA

Bir yanda Ergenekon davası, öte yanda yerel seçimlerin yaklaşması. Demokrasi, millet, vatan, Sakarya, insan hakları, basın özgürlüğü vs. vs. Bir mücadeledir gidiyor. Bayrak elden ele, teşkilat ilden ile...

"İl" veya "el" kelimesi Türkçe'nin en eski kelimelerindendir. Mecazlarıyla, deyimleriyle, tamlamalarıyla birlikte Türkçe sözlüklerin neredeyse en geniş yer ayırdıkları kelime. Bugün olduğu gibi eskiden de hem "il", hem de "el" telaffuzuyla kullanılıyordu ve pek çok anlamı vardı. Biz üçünü yakından görelim:

1. Aynı dili konuşan, aynı kültür havzasında yer alan insanlar bütünü, halk, ahali: Eloğlu, elalem, ele güne karşı, el ile gelen düğün bayram... "Karac'oğlan der ki kendi halinde / Söylenir sözümüz elin dilinde." Dikkat buyurulursa kelimenin bu anlamında farklı uluslardan biri olmaktan ziyade aynı milletten olup da aralarında yakınlık bağı bulunmayan insanlar el olarak tanımlanmaktadır.

2. Aynı dili konuşan, aynı kültür havzasında yer alan insanların üzerinde yaşadığı toprak parçası, vatan, yurt: Rum-eli, Korkut-eli, yad eller, bizim eller, ilden ile... "Yemen ellerinde Veysel Karani" ilahisi, "Yine göç eyledi Avşar elleri" türküsü veya "Ela gözlerini sevdiğim dilber / Gel bizim elleri gez kerem eyle (Karacaoğlan)" koşması bu manayı ihtiva eder ki kelime burada tamamen bir mekân tanımı vermektedir.

3. Sınırları belli bir coğrafya üzerinde yaşayan milletin kendi kendisini idare etmek üzere geliştirdiği teşkilat yapısı, vilayet, il. Kelime bu anlamıyla yönetim kademeleri arasında bir vali tarafından yönetilen şehir bütününe karşılık gelir. Eskiden geniş toprakları ve büyük yönetim birimlerini, yani eyalet yönetimini anlatırdı. İlbeyi, ilhan, ilbaşı, il daimi encümeni, il özel idaresi, Kırım vilayeti, Cezayir vilayeti... vs.

İmdi, bu anlamlardan birincisi millet, ikincisi vatan, üçüncüsü de devlet kavramıyla örtüşen kelimelerdir. Yani biri olmayınca diğerlerinin anlam kazanmadığı bir bütünlük. Hani Göktürk Kitabeleri'ndeki "Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer kılındığında ikisi arasında kılınan kişioğlunun ili ve töresi" gibi. Bu il ve törenin bozulmaması, yaşaması için "il/el" kelimesinin bir başka anlamına, belki dördüncü anlamına ihtiyaç vardır: Barış, sulh, dirlik, düzenlik. Hani "elçi / ilçi" dediğimiz zaman kastettiğimiz anlam gibi. El'den gelip, iki il arasındaki barışı temin için çalışan kişi yani. Siz buna "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesinin temelindeki düşünce yapısı diyebilirsiniz. O halde millet, vatan ve devlet kavramlarını barış ile ayakta tutan il, gücünü, kuvvetini, kudretini yani ki kut'unu milletten alırsa var olur. Millet olmayınca ne devlet, ne de ülke ayakta kalıcı değildir. El ele verip ilden ile götürülecek düstur ise TBMM'nin alnında yazılıdır: "Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir".

Suret ve mânâ

Duygu ve hayal unsurlarının ağırlıkta olduğu edebi eserleri veya şiiri daha iyi anlayabilmek için onu unsurlarına ayrıştırarak incelemek gerekir. Eskilerin metin şerhi, şimdilerin edebi yorum dedikleri bu yöntem sayesinde şairin kalbindekine ve zihnindekine bir merhale daha yaklaşmak mümkündür. Bu tıpkı, maddenin bir laboratuvarda kimyasal ayrıştırma ile unsurlarına dönüştürülmesi gibidir. Manzum eserlerin laboratuvarında kelimeler analiz edildikçe mânâ buhar buhar çoğalır, duman duman yükselir, dalga dalga yayılır. Hatta bu laboratuvarda sözün rengi, kokusu, deseni, sesi, hayali vb. ortaya çıkartılabilir. Bunun için tıpkı fizik veya kimya kanunları gibi birtakım kanunlar ve kurallar geçerlidir ve o kurallara uyulduğu müddetçe maddesi olmayan kelimelerden soyut (mücerred) anlamlar tütmeye başlar. Bu, duygu veya hayalin latif cismidir ki milletin ruhundaki edebi zevki coşturur ve manayı reaksiyoner kılar.

Klasik sanatların belli kuralları ve kanunları gereği bir manzume, şekil ve suret yönünden olduğu kadar mânâ ve ruh yönünden de kalıplar içinde üretilir. Gazel, kaside, terkib-i bend, münacat, na't vb. bütün manzumelerde dış çerçeveyi oluşturan bir kurallar silsilesi kadar bir mana ve içerik dayatması vardır ve şair ancak kuralları yerine getirdikten sonra kendisini özgür hisseder. Takdir edilir ki bunca kurala uyduktan sonra özgürlüğün sınırı daralmış olacaktır. Bizim eski şiirimize mey ü mahbub, gül ü mül, lale sümbül gözüyle bakanlar işte bu dayatma ve kuralların kısır dünyasında oyalanıp kalırlar ve şairlerin özgür kaldıkları his ve hayal dünyalarında bize parmak ısırtacak ince hisler, kıymetli fikirler, zengin hayaller, katman katman mana ve renkli üslupların farkına varamazlar. Onları yanıltan şey, aynı kelimelerin, aynı kalıplaşmış halleriyle tekrarıdır.

02 Aralık 2008, Salı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::