Yüreği birlikte atanlar...

Kimler Ergenekon sanığı olabilir?

21/1/2009 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Yazılı basınımızın, televizyonlarımızın, yazarlarımızın, spikerlerimizin, sunucularımızın ve özellikle her hadisede televizyon stüdyolarına seğirterek özellikle tam bilmedikleri konularda en az yarım saat teklemeden konuşmakla ün yapmış yorumcularımızın aylardan beri izhar ettikleri kanaatleri üst üste koyup benzerlikleri sınıflandırınca, kimlerin Ergenekon sanığı olamayacağı hususunda net bir tablo ortaya çıkıyor.

Araştırmacı yazarlığın bir nişânesi ve vecibesi zümresinden olarak, bu mühim adalet ve memleket meselesi hakkında yaptığım araştırmanın sonuçlarını açıklıyorum; hemen belirteyim ki, bu araştırma hiçbir surette AB'ci, Sorosçu, Amerikancı, şucu-bucu vakıf ve think-tank kuruluşları tarafından desteklenmemiş olup, tamamen millî, yerli ve şah-sî gayretlerimle ortaya konulmuştur.

Buna göre, buyrunuz:

-Bir defa belirli bir yaşın altındaki erkeklerin Ergenekoncu olmasına imkân ve ihtimâl yoktur; yaptığım araştırmalara göre bu yaş sınırı 90 civarındadır. Ergenekon sanıkları arasında 90 yaşın üstünde kimse var mıdır bilmiyorum?

Kaldı ki, Ergenekon sanığı adaylarının ayrıca,

a- Şeker

b- Tansiyon

c- Romatizma

d- Kalp ve buna ilaveten nefes darlığı, bronşit, fıtık, astım gibi hastalıklardan muzdarip olmamaları gerekir. Bir sanığın bu gibi dertlerden biri hakkında göstereceği doktor raporu sadece hemen tahliyesini değil, ayrıca şimşek hızıyla beraatini de gerektirir.

Kezâ toplumda itibar gören, sevilen, sayılan, iyi bilinen, kız babalarının ilk isteyişte hemen rıza gösterecekleri cinsten bir mesleğe sahip, sözgelişi hukukçu, asker, yazar, politikacı, akademisyen, doktor, mühendis, kimyager, teknisyen gibi kişilerin de Ergenekon sanığı olması mümkün ve muhtemel olamaz. Bu gibi sanıklardan herhangi birisi, isterse cürm-ü meşhut yani suçüstü durumunda yakayı ele vermiş olsa bile muhtarlıktan alacağı basit bir hüsnühâl kağıdı ile tahliye olur ve beraat eder. Çete kurmak ipsiz-sapsız kişilerin kârıdır. İyi ve muteber bir iş sahibi olanların çeteyle uğraşmak için sebepleri yoktur. Bunlar iyi, makbul insanlardır; söz gelişi, -velev ki- Ergenekoncu demeyelim de meselâ içlerinden vatanı şööle iyicene bir kurtarmak gelmiş olsa ne icab eder ki yani? Ederler, edebilirler; bu durumda avamdan insanlara düşen şey, paylarına düşen gurur ve iftihardan bütün tüyleri diken gibi olarak zevk ile kendilerinden geçmek ve "ne mutlu bize ki, bu asil insanlar bizi kurtarmaya tenezzül ederek ellerini taşın altına koymuşlardır" diye mest olmaktır.

Sanık olmak, tutuklanmak ne kelime ayol!

Bakınız meselâ ülkesini bir miktar olsun seven bir insanın Ergenekoncu olması mümkün müdür? Değildir! Peki, solcu, yurtsever, demokrat, ilerici bir insanın Ergenekon sanığı olması düşünülebilir mi? Hâşâ ve kellâ! Böyle bir fikri değil iddianameye yazmak, değil alenen şurda burda telâffuz etmek, hattâ zihinden geçirmek bile bir nevi insanlık suçudur.

Olmaz, olabilemez, mümkün değildir!

Şimdi diyeceksiniz ki, "Peki sayın araştırmacı yazar; şu olmaz bu olmaz, peki bu memlekette hiç Ergenekoncu yok mudur yani?"

Efendim olabilir, elbette olabilir. Türkiye yetmiş milyonluk koca bir ülke. Arayıp tarasanız, tavuğu pişirmek yerine çiğ çiğ yemeyi tercih eden insanları bile bir araya getirerek bir örgüt şeması kurup doldurmak imkân dahilindedir; dolayısıyla biz burada, "Hayır efendim Ergenekon filan yoktur; bu dava fasa fiso birşeydir. Üç beş çakaralmaz tüfek ve antika kılıçla, beş-altı tane öksürüklü, yaşlı, yürümek için bastona ihtiyaç duyan, ununu elemiş eleğini duvara asmış, onca torun-torba sahibi adam darbeyi nasıl yaparmış?" diyecek değiliz. Mümkündür fakat, kimlerin Ergenekoncu olabilemeyeceği hakkındaki kriterleri az önce yukarda zikretmiş bulunuyoruz. Mefhumun muhalifinden hareketle şimdi kimlerin Ergenekoncu olabilecekleri meselesini incelemeye sıra gelmiş bulunuyor.

Efendim, aslına bakılırsa tinerci, hâne-berdûş, serseri, şarapçı, hapçı, alkolik veya biracı gibi insanların bunalıma kapılıp, "N'oolacak bu memleketin hâli; kurtaranın elinde kalıyor; biraz da biz kurtarsak gerektir!" fikriyle bir örgüt kurup sağa sola üç beş kestane fişeği, çakaralmaz cinsinden tüfek ve naylon tabanca gömüp saklayarak çocuk romanlarındaki define plânları gibi krokiler çizip kendi kendilerine örgütçülük oynamaya, darbe fişeklemeye kalkışmaları ihtimâl dahilindedir.

Olamaz demiyoruz fakat olur da diyemiyoruz!

İşin aslına bakılırsa "ben insanım" diyen birinin böyle bâtıl fikirler peşinde koşması mümkün değildir ve bu noktadan hareketle yürürsek, neticede Ergenekoncu denilmeye lâyık bir ferd-i vâhit bile bulamayız.

Mantık bunu söylüyor, tarih bunu söylüyor, bilim bunu söylüyor, istatistik bunu söylüyor, edebiyat, sosyoloji, fenomenoloji, biyoloji, hatta jeoloji bile bunu söylüyor.

Söylesinler bakalım, nerdeymiş bu Ergenekon?

Ergenekon diye bir yer mevcut mudur efendiler dünya coğrafyası üzerinde? Yoktur! Ergenekon ütopik, mitolojik, fantastik ve efsânevi bir yer adıdır. Nasıl Atlantiscilik diye bir örgüt olamaz ise Ergenekonculuk diye bir şey de olamaz. Bakınız size taş gibi delil sunuyorum; eğer yetmez ise yine taş gibi olmak üzere bir başka delil daha sunacağım!

Şudur! Bu ülkede bugüne kadar hiç darbe yapılmamıştır; darbe diye iftira edilen iktidar değişiklikleri, saygıdeğer halkımız ısrarı, zorlaması, hatta yalvarıp yakarması neticesinde lütfen ve bilmecburiye tevessül olunan halk hareketleridir.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Hislene hislene bu hale geldik

21/1/2009 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Tam 25 yıl önce, 12 Eylül askerî yönetimi, giderayak bir kanun çıkarttı. 19 Ekim 1983 tarihinde çıkan bu kanunun başlığı şöyleydi: "Türkçeden başka dillerde yapılacak yayınlar hakkında kanun".

Bu kanun 1982 Anayasası'nın 26 maddesinde yer alan "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" hükmüne dayandırılmıştı. Amaç Kürtçeyi yasaklamaktı. Sadece 8 yıl yürürlükte kalan, rahmetli Turgut Özal'ın önayak olmasıyla ilga edilen bu kanun çok garip bir kanundu. Beş maddeden mürekkep kanun insan doğasına dair imkânsız olan şeyleri istiyordu. "Türk vatandaşlarının anadili" başlıklı 3. madde, saçmalığı göstermek için yeterli: "Türkçeden başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması... yasaktır". Bu hükmün cezai müeyyidesi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıydı.

"Türkçeden başka dilin anadil olarak kullanılmasına... yönelik faaliyette bulunmak..." ne demek? Bu ibare ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için saçmalığın ötesine geçip ahmaklığın sınırlarına göz atmanız lâzım. Bu ibare Kürtçeyi, bir iletişim aracı olarak yasaklamıyor. İmkânsız olanı, cezai müeyyideye bağlıyor, anadili bütünüyle iptal ediyor. Bu ahmaklığı vurgulamak için altını çizmek zorundayım. "Türkçeden başka dilin" diye başlayıp "resmî dil olarak kullanılması" demiyor. "İletişim dili olarak" da demiyor. Hadi bunlardan da geçtik "umumî alanlarda kullanılması" da demiyor. Dikkatinizi çekerim "anadil olarak kullanılması" diyor. Peki anadil nerelerde "doğal ve kaçınılmaz" olarak kullanılır. Adı üzerinde, bu dili öğrendiğiniz annenizle konuşurken, rüya görürken, düşünürken, sayıklarken... Allah aşkına, bu yasağın kanun maddesi olarak ilan edilmesini ve bu hükmün cezai müeyyideye bağlanmasını bir kenara bırakın birilerinin böyle bir şeyi aklından geçirmesi bile ahmaklık değil mi? Gayrı insanî olmaktan, insan haklarına aykırı davranmaktan, insanların anadillerine, dolayısıyla onurlarına ve kişiliklerine saygısızlıktan bahsetmiyorum. Düpedüz ve katıksız bir ahmaklıktan söz ediyorum.

Bu ahmaklık bir askerî dikta yönetimi marifetiydi. En üst düzeydeki komutanların eseriydi. Kenan Evren, bu kanun için yıllar sonra "bir hataydı" dedi. Düpedüz ahmaklık olan bu "hata" acaba kaç kişinin hayatına mal oldu?

TRT Şeş'in açılışında konuştuğum yaşlı bir Kürt, hüzünle bana şunu söylemişti: "Bu kanal on yıl önce açılsaydı, bugün kaç kişi hayatta olurdu, biliyor musun?" Bu sözün verdiği ilhamla ben de şu soruyu soruyorum: "Geçmişte bu kanun gibi ahmakça hatalar yapılmasaydı, kaç kişi hayatta olurdu ve Türkiye bugün nerede olurdu?"

CHP lideri Baykal, TRT'nin Kürtçe yayına başlamasını "yanlış" bulduğunu söylüyor. Bu yayını "devletin etnik bir çabaya destek vermesi" olarak niteliyor ve atılan adımı "Bunlar büyük kararlar" diye eleştiriyor. Ben Baykal'ın özellikle "büyük karar" lafına takıldım. Baykal "Kürtçe yayın"ın sadece hükümete bırakılamayacak kadar "büyük bir karar" olduğunu ima ediyor.

Doğrusu şu: O kadar ahmakça kararı düzeltmek için "büyük kararlar" vermek gerekiyor.

Büyük kararlar verirken geçmişin hatalarıyla hesaplaşmamız şart. Geçmişin hatalarını masaya yatırmak ve onlarla yüzleşmek, bu hataların sahiplerinden hesap sormak, doğru ve büyük kararlarla yola devam etmenin ön şartı.

Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile büyük bir kazaya uğradı. Kurtuluş Savaşı'nı bile demokratik bir iradeye, Büyük Millet Meclisi'ne raptetmiş bir toplum, bu tarihten sonra ülke yönetme ehliyetine sahip olmayan komutanların, karşılığında ağır bedeller ödediğimiz hatalarına mahkûm oldu.

Doğru istikamette yolumuza devam etmek için geçmişin bu ahmakça hataları ile yüzleşmeli ve en başta "devleti koruma" iddiasına sahip olanların "ülke yönetme ehliyetleri"ni sorgulamalıyız. Yaşadığımız tecrübeler bize neyi anlatıyor? Sistematik bir ehliyetsizlik durumunu değil mi?

04 Ocak 2009, Pazar
Milliyet yazarı Güngör Uras, ABD Başkanı Obama için düzenlenen törende yaşanan hamâsî anların, Türkiye'de tekrarlanması halinde büyük tartışmalar yaşanacağını imâ eden dünkü yazısında şu fikri öne sürdü: "Ne yazık ki, biz milli birliği koruma becerisini kaybediyoruz.

Politikacılar iktidar mücadelesi uğruna, bu ülkede milli birliğin ve toprak bütünlüğünün sembolü olan askeri sindirmeye, bu ülkenin kurucularının rüyalarını ve hedeflerini unutturmaya, dil-din ayrımına yol açan politikalar uygulamaya başladı. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal'den söz etmek, üniformalı askerlerin ortalıkta dolaşması, Türk bayrağının dalgalandırılması, toprak bütünlüğünün savunulması suç sayılır oldu. Ve bu iktidar mücadelesi içinde krizin ülke ekonomisi ve halk üzerindeki ezici baskısına çare aramaya iktidardakiler vakit bulamıyor. Ve de ne yazık ki, işte bu "ahval ve şerait" karşısında, Türkiye'yi yönetme sorumluluğunu taşıyanlara Obama'yı örnek almalarını tavsiye etmek mecburiyetinde kalıyoruz."

Sayın Uras bu yakınmasında yalnız değildi; Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök de, "Maazallah bir kurt çıksaydı" başlıklı yazısında milli sembol ve değerlerin artık tartışma konusu haline geldiğini savundu.

Evvelâ bayrak, asker, vatan, milli birlik gibi değer ve kavramların artık kimsede heyecan uyandırmadığı iddiasını doğru bulmuyorum. Yakınmacılar, sebepleri ıskalayıp tezahürler üzerine odaklanırken asıl yazılması gerekeni, yani bu değerlerin ne kadar istismara uğratıldığını, vaktiyle arkasına ne kadar süprüntü gizlendiği gerçeğini ihmal ediyorlar.

"Vatan tehlikede!" lâfı, Fransız İhtilâli'nin yerleşme döneminde pek sık tekrarlanan bir slogan olarak "Jakobin" edebiyatın en parlak ürününü teşkil eder. Despot Aydınlanmacılar, kendilerini sıkıntıda hissettikleri her olayda, "vatan tehlikede" bayrağını kaldırarak sorumluluklarını başka yere yansıtmayı becermişlerdir. Vatan tehlikede ise, sıradan vatandaşa düşen şey, ayrıntıları boş vererek tehlikeye göğsünü siper etmek ve yöneticilerin yanında yer almaktır. Elbette ki "vatan tehlikede" çığlığı, kalabalıklar kolay anlaşılsın diye görünür hale getirilir; milli değerler, marşlar, semboller, efsâneler ve zaferlerle süslenip "anlam ve önem" kazanması sağlanır. Vatanın tehlikede olması, kamuoyunun mantığını değil, heyecan ve tepkisini kamçılamaya yarar daha çok.

Bu taktiğin çok zekice ve yarayışlı olduğu muhakkak. Bizdeki bazı uygulamalarını şöyle bir hatırlayalım isterseniz: Tan Gazetesi baskını, 6-7 Eylül olayları, 28 Nisan mitingi ve ardından 27 Mayıs Darbesi'nin hep de vatanın tehlikede olduğu bir demde kotarılmış olması sizce tesâdüf müdür? Ardından Kıbrıs mitingleri, hemen ardından 6. Filo'nun, kızıl Rus birliklerinin topraklarımızı işgal için tetikte bekledikleri vehmiyle sokaklara dökülürüz; bu arada 9 ve 12 Martlar, 12 Eylüller yaşarız fakat vatan bir türlü tehlikeden kurtulmaz: "Milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde..." edebiyatı daima prim yapar. Vatan parsel parsel satılmakta, işbirlikçi iktidar ülkenin altına tekerlek takmaya uğraşmakta, milli kaynaklarımız hainler tarafından yağmalanmaktadır. Bu türden propagandaların ortak özelliği, ille de üniformalı birilerinin işe gelip el koyması dileğidir; ya "genç subaylar" kıyâma kalkışmalı veya "zinde kuvvetler", daha açık söyleyişle ordu göreve gelmelidir.

Milli hisleniş mevzuunda bizlere Obama'yı örnek gösteren bu gibi yaklaşımların anlamı nedir? Bu satırların yazarı, bu gibi değerlere duyduğu saygıyı isbat etmek lüzumu duymuyor fakat milli hassasiyet konusunda, "yazıklar olsundur; bari Obama'yı ve Amerikalıları örnek alalım" diye yol gösterenleri ciddiye almak lüzumu da hissetmiyor. Vaktiyle, "yapmayın; bir gün bu değerler hakikaten lâzım olduğunda yerinde bulamayabilirsiniz!" diye defalarca ikazda bulunmuş birinin, Bozkurt sembolünü yeni keşfedenlerle istihzâya hakkı vardır.

Sakın bu milli duygulanmalar, bu hamasî sitemler, Türkiye'de an'anevi iktidar şemasının, Batılı demokrasiler paralelinde yeniden biçimlenmesinden doğan bir tehevvür olmasın?

Bana biraz öyle geliyor da!..

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Evire Çevire Kınıyorum Sizi

24/12/2008 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

27 Kasım günü posta kutuma şu mektup düştü, konu artık aleniyet kazandığı için aynen aktarıyorum: "Ahmet Turan bey iyi günler. Üzerinde uzun tartışmalardan sonra mutabık kalınan aşağıdaki metin ile alışılagelmiş imza kampanyalarından farklı bir yol izlenecek.

Hedef, internet üzerinden en az bir yıl boyunca mümkün olduğu kadar fazla Türk'ün katılımını sağlamak. Basına açıklamadan ve internet sitesini çalıştırmaya başlatmadan önce kanaat önderlerinden oluşacak, geniş bir yelpazede aşağı yukarı 100 kişilik ilk imzacının kampanyayı güçlendireceğini düşündük. Olumlu veya olumsuz cevabınızı bekleriz. [İmza sahipleri] Ahmet İnsel, Ali Bayramoğlu, Baskın Oran, Cengiz Aktar"

Mektubun altında, artık herkesin ezberlediği o mâlum iki cümle yer alıyordu; birkaç dakika sonra şu cevabı verdim: "Hazırladığınız metni, son yan cümlesi, yani (onlardan özür dilenmesini istiyorum) ibaresi hariç sahiplenmeye ve imzalamaya hazırım; Bu itirazımın dikkate alımasını diliyorum; zannediyorum bu şekliyle daha çok katılım imkanı sağlanabilecektir. Hepinize selam ve sevgiler gönderiyorum."

Hepsi bu kadar... Beş-on gün sonra mesele dallanıp budaklandı; atla arpayı dövüştürmek için bahâne arayan gazeteci takımı tartışmayı gerilime çevirmeyi başardı; "özür dilerim, dilemem" sataşmaları hâlâ sürüp gidiyor.

Soğukkanlı olalım; meseleyi bir irade beyanı olarak kabul edersek, bildiriyi imzalamazsınız olur biter; birileri de imzalar ve kendi adına irade beyanında bulunur. Her iki davranış biçimi de haktır ve ayıplanamaz. Ayıp olan konuyu kötüye kullanmak, karşılıklı linç kampanyalarını körüklemek ve esasen anladığı veya anlamadığı her şey hakkında sonsuza kadar tartışmaya hazır internet ve televizyon cemaatini tahrik ederek toplumsal entropiye sebebiyet vermektir.

Bunu başardık; havanda su dövme mühendislerini tebrik etmeliyiz. Hiç şüpheniz olmasın ki, uygun bir zaman aralığından sonra biz aynı meseleyi yine aynı şehvet ve iştiha ile yeniden yeniden tartışırız. İşte bunu kabullenemiyorum: Biz tartışma yoluyla fikir alışverişinde bulunmayı murad etmiyoruz; kendimizin ne kadar haklı, muhatabımızın ise fâsık ve bozuk düşündüğünü isbata çalışıyoruz. Bu arada konunun ne idüğü hiç farketmiyor; Ermeni meselesi veya 367 kişilik yeterli oy sayısı... İddia ederim ki bizim tartışma mühendisleri, gerekirse termodinamik kanunları hakkında bile sokak kavgası çıkarabilirler.

A benim efendim, mesele, hakikaten isabetli bir tâbirle o "büyük felâket" hakkında Türk kamuoyunda sahici bir empati hissi inşâsı idiyse bunu suhûletle yapabilirdiniz, daha geniş destek de bulurdunuz, üstelik rahmetli annemin tâbiriyle bu kadar adam "buluta karşı protesto eylemi" yapıyor durumuna da gelmezdi. Anlaşıldı ki, böyle olsun istemediniz. Siz empati veya derin anlayış filan değil, düpedüz -afbuyrunuz- "hır" çıkarmak istiyordunuz anlaşılan...

Buyrunuz, tartışınız, hatta "Barika-i hakikat, müsâdeme-i efkârdan doğar" filan diye kendinizi teselli de ediniz; ben bu ikramı reddediyorum ve olup bitenleri kınıyorum; bu da bir irade beyanıdır; niyeti pek salih olmayan kavga mühendisleri ile neyi, niçin tartıştığını bilmeyecek derecede kavgaya inhimâk derecesinde meclûb (haydi sözlük başına bakalım!) kavga erbâbını -işte buyrunuz bizzat- evire çevire kınıyorum.

CHP'li hanım vekili kınamıyorum, çünkü bunu bile hak etmiyor fakat Sayın Cumhurbaşkanımızı, bu hanımın abuklamalarını hırsa gelip lüzumundan fazla ciddiye alarak bir liralık tazminat davası açtığı için eleştiriyorum. Dava ikamesi lüzumsuzdur fakat tazminat miktarı olarak 1 YTL bile fâhiş bir miktardır, bence ceza olarak Meclis'in temizlik hizmetlerinde 1 yıl boyunca istihdam edilmesi taleb edilse daha muvafık olurdu!

Velev ki Cumhurbaşkanı'nın atalarından birisi Ermeni olsaydı ne olurdu meselesi ayrı fasıldır ki onu konuşacağız inşallah!

24 Aralık 2008, Çarşamba

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bizdendir bizdeen!

16/12/2008 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Şimdi anlıyorsunuz değil mi Baykal'ı niçin sevdiğimi; onu tenkid vadisinde diğerlerinden ayırdederek nasıl kayırıp kolladığımı?..Ayol o bizden birisi... Gözümün içine bakınız, ne demek istediğimi anlayacaksınız; "bizden" diyorum; öyle demekle de yetinmiyor, üstüne üstlük mânidar bir şekilde göz kırpıyorum.

Bizdendir bizdeeen...

İfşâ ediyorum: CHP'yi içerden ele geçirme planımızın en önemli parçası Deniz Bey'di; şu günlere dek iç ve dış vaziyetler pek müsait olmadığı için CHP'yi muhafazakârlaştırma, demokratikleştirme ve liberalize etme projesini gizli gizli yürütmek mecburiyeti vardı. Aslında Deniz Bey'e kalsa çook önceden CHP'yi sağa yanaştırıp bağlayacak ve parti içindeki radikal unsurları tasfiye edecekti fakat şartlar olgunlaşmamıştı. Meselâ geçen yılın 27 Nisan curnatasında Deniz Bey'in, "dayanamıyorum; böyle saçmalık olmaz; haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır" diye yekinip darbecilerin hevesini kursaklarında bırakma celâdetini yatıştırana kadar akla karayı seçmişizdir; nerden bileceksiniz?

2002 seçimlerinde Deniz Bey'in, -aslında merhum romancımız Tarık Buğra'nın kaleminden çıkmış olmakla beraber- Şeyh Edebâli'nin öğütleri diye bilinen posterleri parti teşkilatına astırması, ilahiyat camiasının en asitli hocasını devşirerek kestane fişeği gibi yanında gezdirmesi, bayram namazlarını sektirmemesi mânidar işaretlerdi. Deniz Bey, partinin nasıl bir çıkmaz yola girdiğini, retorik itibariyle nasıl bungunlaştığını, bu gidişatla asırlık kocca partinin nasıl tükeni-tükenivereceğini gibi devirivereceğini elbette görüyordu; o bir siyaset bilimi doçentiydi, her şeyin farkındaydı ama bugüne kadar "huysuz bürokratlar lokali" olarak ün yapmış CHP'yi hakikaten halkın partisi haline getirmenin kolay bir şey olmadığını da iyi biliyordu.

Önder Bey'in tek tuşlu telefonu meselâ; o da bu plânın bir parçasıydı. Bugünlerde, "bu adam bir daha beni ömrü billah listeye koymaz" diye isyan bayrağı çeken hanım profesör vekilin tezindeki intihal şüphesi de lâf olsun diye şüyû bulmamıştı...

Deniz Bey, bu uğurda antidemokratik bir lider görüntüsüne bürünmeyi bile içine sindirmek zorundaydı; kurultaylarda zırh gibi Deniz Bey'in lehine hareket eden delege blokları, Deniz Bey ilânihâye genel başkan olsun diye değil fakat, şu fani dünyada CHP bir kerrecik olsun adam gibi bir seçim kazanabilsin diye katlanılan muazzam fedakârlıkların bir yansımasıdır.

Ben durumu başından beri biliyordum elbette; çaktırmayalım diye CHP'yi ve Deniz Bey'i hırpalıyor gibi yapıyordum; evet eleştiriyordum ama incitmeden, örselemeden, Latin atasözünde geçtiği gibi, "Beyaz dişlerle..."; çünkü o, sadece CHP'yi değil, Cumhuriyet'i de demokratikleştirmek gibi şanlı ve ulvî bir ıslahat projesini kuvveden fiile çıkarabilecek yegâne adamdı.

Evet, bazıları üzülecek olsa da artık açıklamak zorundayım ki, Türkiye'de Ahrar Fırkası ile başlayıp, Hürriyet ve İtilaf Fırkası ile sersem-sepelek yoluna devam eden, TCF ile yeniden atağa geçecek iken Serbest Fırka ile hayal kırıklığı yaratan, ardından DP ve AP ile iktidara geldikten sonra ANAP ve AK Parti ile devam edegelen ilerici, inkılapçı, sağcı, muhafazakâr ve demokrat partilerin teşkil ettiği damar, Deniz Bey'in çarşaf ve şalvar atılımı ile sona ermiş bulunmaktadır; gelecek CHP'nindir. Bundan sonrası için AKP ve sair sağ partilere düşen misyon, derhal bir program değişikliğine giderek Sosyalist Enternasyonal'e âzâ yazılmak ve Türkiye'de ilk defa halkçı, sosyal adaletçi ve sömürüye karşı gerçek bir solcu parti haline gelip, bir dahaki seçimlerde Türkiye'de solu iktidara taşımaktır.

Böylece kehânetlerim doğrulanmış ve Türkiye'de ilk sahici sol partiyi sağcılar kurarak iktidara getirmiş olacaklardır.

Not: Komünist Parti'nin de önü aydınlık görünüyor ama şimdi açıklayamam; toplum henüz hazır değil!

06 Aralık 2008, Cumartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Peter Prensibi Nedir?

16/12/2008 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN

Kısaca şudur: Bir idari yapıda yeni eleman talebinin gerçek sebebi, lüzumundan fazla eleman istihdamından ileri gelen verimsizliğin, yeni elemanları işe almak yoluyla giderilebileceği zannıdır;

başka bir tabirle Peter prensibini şöyle özetlemek de mümkün: idari hiyerarşide yer alan kişiler daima bir üst mevkie yükselmek isterler; tâ ki verimsiz olacakları, yani liyakatsizliklerinin müntehâsına çıkacakları yere kadar.

Tarif bence yeteri kadar açık ama yine bir örnek verelim; diyelim ki adam, şirketin güvenlik hizmetlerini mükemmelen yerine getiriyor. Verimlilik, bu şahsın hep başarılı olduğu alanda bulunması gerektiğini işaret eder fakat adamımız güvenlik hizmetleriyle yetinmemekte; bilakis yatırımları, Ar-Ge faaliyetlerini, pazarlamayı da yönetmek için didinmektedir. Peter Prensibi, işte bu şahsın terfî ederek başarısız olmasının hikâyesini anlatır.

*

Bayramdan iki gün önce, "Artık bu çağda kurban kesip dağıtmak çok acil bir ihtiyaç olmaktan çıktı. Ben, onu karşılayan başka türlü yardımlar yapılabilir inancındayım" şeklinde basın mensuplarına çok gerekli bir beyanda bulunan Kültür ve Turizm Bakanımızın bu sözleri niçin söylemek ihtiyacında bulunduğunu anlamak imkânından mahrumuz; öyle tahmin ediyorum ki gazetecinin biri, "Bu yıl kurban kesecek misiniz Sayın Bakan?" diye sorunca Bakan da, "böyle mübârek bir modern zamanlarda kurban kesmek pek ancient bir sûret gösteriyor; hazır elim değmişken halkımın artık küflenmeye başlayan bazı inançlarını restore edeyim" diye düşünerek böyle konuşmuş olmalıdır. Bunlar tamamen tahmin; belki Bakan Bey'in Peter Prensibi'ni bir kere daha te'yid eden konuşması, başka motivasyonların eseridir; bilemeyiz. Bildiğimiz, şairini bilmediğim şu beytin, mânâ itibariyle Bakan Bey'in serdettiği fıkhî açılıma pek müsâdif düştüğü şeklindedir ki nitekim aşk ile buyrunuz:

"Çünkü vakfetmeyecektin cihet-i aşka tenin;

Mütevelli kızı sevmek, ne vazifendi senin?"

Sayın Bakan'ın TV kameraları önünde Ordu vilayeti vali yardımcısının vekilini pek asabî bir edâ ile sigâya çekmesi üzerinde durmayacağız, fakat bayram tatilinin -ki bu ne müthiş tesâdüftür; bu yıl da Hac mevsimi ile aynı güne denk geldi!- 9 güne çıkması üzerine insanların hem bayram hem tatil vecibelerini son derece rahat bir şekilde birlikte yerine getirebileceklerine dair sözlerinin açılış cümlesini zikre değer buluyorum: "Mesela benim kalkıp da Karadeniz'e, oradan İstanbul'a gitmem iç turizme katkı yapıyor küçük çapta. O yüzden ikisini de bir arada sürdürmek mümkün."

Söz gelişi benim gibi iki işi aynı anda yapmaya çalışırken (meselâ sakız çiğnerken merdiven çıkmak, düşünürken çenesini kaşımak vb.) zihni teşevvüşe uğrayan takımı için bunlar enikonu riskli senkronize hareketlerdir; o bakımdan bu mesele hakkında yorum yapmayacağım fakat bu günün sabah saatleri itibariyle Bakan'ın söylediklerine kulak asmayarak yine de kurbanını kesmekte inat eden halkımız, ne yazık ki hâlâ adam olacak gibi görünmemektedir. Bakan nezaketle, "kesmeyin kardeşim, ayıp oluyor, yerine sadaka verin" diyor, halkımız duymamış gibi oluk oluk kurban kanı akıtıyor. Çok banal bir şekil!

Netice itibariyle önceki yazımdaki kehanetim doğrulanıyor: CHP merkez sağa kayarken iktidar partisi, aydın despotizmine yaslanan otoriter bir sol siyasetin ilk kelimelerini hecelemektedir. E, ben söylemiştim zaten!

*

Kurban Bayramı'nızı tebrik ederim: Kurbanlarınız, sadakalarınız ve ibadetleriniz kabule karîn olsun; bayram günlerini gazeteci tatili olmaktan çıkaran o kişinin bile bayramını kutlarım; o anlıyordur ne demek istediğimi!

08 Aralık 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::