Yüreği birlikte atanlar...

Bursa'ya Gittiniz mi?

16/12/2008 · Kategori: Besir AYVAZOGLU

Son zamanlarda hiç Bursa'ya yolunuz düştü mü? Düşmediyse, tavsiye ederim, gidin ve Osmangazi Belediyesi'nin zengin mimari mirasımızı canlandırıp gelecek nesillere aktarmak için yaptığı çalışmaları görün!

Keçecizade Fuad Paşa'nın "Osmanlı tarihinin dibacesi" dediği Bursa, benzersiz tarihî ve tabii dokusuyla harikulâde bir şehirdi; dilini bilenlere bir medeniyetin sırlarını ve bir devletin kuruluş hatıralarını fısıldardı. Sonra olanlar oldu; bütün tarihî Türk şehirlerinin başına gelenler onun başına da geldi. Vakıflar yağmalandı, büyük sanayi tesisleri kuruldu, bu tesisler büyük kalabalıkları Bursa'ya çekti, ova işgal edildi ve şehir betona boğuldu. Neler olup bittiğinin farkında olan birkaç fedakâr aydının ümitsizce çırpınışları sayılmazsa, tarih, kültür, mimari miras, tabii doku kimsenin umurunda değildi. Bu arada ne kadar tarihî eser yok edildi, ne kadarı hoyratça kullanıldı, Allah bilir! Birilerinin oturup bu kayıpların bir envanterini çıkarmasında fayda vardır!

Tarihî mirasın ne kadar hor kullanıldığını göstermesi bakımından Gökdere Medresesi tipik bir örnektir. Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, seçim çalışmaları sırasında Kayan Çarşısı esnafıyla görüşmeler yaparken, ziyaret ettiği bir dükkânın aka tarafında depo olarak kullanılan tarihî mekânı fark eder. Başkan seçildikten sonra meselenin üzerine gider ve bu mekânın kaynaklarda ismi geçen, önündeki salaş yapılar yüzünden varlığından çarşı esnafının bile farkında olmadığı Gökdere Medresesi olduğu ortaya çıkar. II. Bayezid devri müderrislerinden Zeyrekzade Paşa Çelebi tarafından yaptırıldığı söylenen medrese derhal kamulaştırılır. 1930'lardaki vakıf yağmasında özel mülkiyete geçen, bir ara kadın hapishanesi olarak bile kullanılan bu güzel yapı, şimdi pırıl pırıl, ışıl ışıl bir kültür merkezi olarak Bursalılara hizmet veriyor.

Bursa, her şeye rağmen hâlâ tarih zengini bir şehirdir; bu zenginliğin kültürümüz açısından ne anlam ifade ettiğini çok bilen Recep Altepe, seçildiği günden beri tarihî mirası Bursa'ya yeniden kazandırmak ve her birine yeni işlevler kazandırmak için adeta seferberlik ilân etmiş. Restore edilerek halkın hizmetine sunulan tarihî eserlerden birer cümleyle bile söz edecek olsam, bu yazının sınırlarını çok aşar: Haraççıoğlu Medresesi, Merinos Tren İstasyonu, Karabaş Tekkesi, Geyve Han, Tuz Hanı, Eskişehir Hanı, Davutpaşa Hamamı, Üftade Tekkesi, Seyyid Usul Dergâhı, Batık Hamam, Irgandı Köprüsü, Surlar, Sur kapıları, Muradiye Hamamı, Oruç Bey Türbesi, Abdal Meydanı, Simkeş Mescidi, Alacahırka Fatma Hatun Mezarı, Kavaklı Köpüklü Dede Mezarı vb.

Bana sorarsanız, sadece Ördekli Hamamı restorasyonu bile, bir belediye başkanının ismini yaşatmaya yeter. Bursa sevdalılarının yıllardır harap hâlde gördükçe üzüldükleri Ördekli Hamamı da, Gökdere Medresesi gibi restore edildi ve büyük kongrelerin bile yapılabileceği bir kültür merkezine dönüştürüldü. Yapımına Yıldırım Bayezid devrinde başlanıp Çelebi Mehmed devrinde tamamlanan bu muhteşem çifte hamamda iki ay kadar önce Osmangazi Belediyesi'nin önemli bir kültür hizmetinin tanıtım toplantısına katıldım. Toplantının konusu, Albert Gabriel'in "Bir Türk Başkenti Bursa" adlı kitabıydı.

Türk kültür ve sanatına birçok Türk'ten daha yakın ve daha saygılı bir sanat tarihçisi olan Gabriel'in yazdığı, Paris'te 1958 yılında basılan eser, Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, Neslihan Er ve Hamit Er tarafından Türkçeye kazandırıldı, Osmangazi Belediyesi tarafından iki cilt halinde yayımlandı.

Evet, Osmangazi Belediyesi tarihî yapıları restore edip Bursa'nın kültür hayatına kazandırmakla kalmıyor, Bursa kültürüyle ilgili ciddi kitaplar da yayımlıyor. Özellikle "Bizim Mahalle" projesi kapsamında yayımlanan kitapların şehir kültürü açısından büyük bir boşluğu doldurduğunu söyleyebilirim. Ciddi bir arşiv çalışmasıyla ve mahallelerin yaşlı sakinleriyle görüşülerek toparlanan malzeme, insanda daüssıla duyguları uyandıran zevkli kitaplara dönüştürülüyor. Osmangazi, Mollagürani, Kavaklı ve Alaaddin mahalleleri için hazırlanan kitapları görmüştüm. Geçenlerde aynı diziden bir kitap daha çıkageldi: Bursa Muradiye Semti. Bursa Araştırmaları Vakfı'ndan Raif Kaplanoğlu'yla Osmangazi Belediyesi'nden Aziz Elbas'ın koordinatörlüğünde hazırlanan, öncekilere göre daha kapsamlı, kuşe kâğıda basılmış, ciltli, Muradiye'nin geçmişten bugüne bütün yönleriyle ele alındığı, gravürler, eski fotoğraflar ve haritalarla bezenmiş muhteşem bir kitap... Bursa sevdalılarına hararetle tavsiye ederim.

Dedim ya, gidin Bursa'ya, ama yanınıza Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'iyle Mustafa Armağan'ın Bursa Şehrengizi'ni alıp gidin! Osmangazi Belediyesi'nin Bursa'ya kazandırdığı tarihî mekânlara uğramayı da ihmal etmeyin; emin olun, çok sıcak karşılanacaksınız.

DERKENAR

Barutçugil'in

35. sanat yılı

Otuz beş yıldır ebru sanatıyla uğraşan ve günümüzde bu sanatın en önemli temsilcilerinden biri olan Hikmet Barutçugil, İhsaniye'de satın aldığı tarihî konağı restore ederek "Ebristan" adıyla bir okula dönüştürmüş ve yüzlerce öğrenci yetiştirmiştir. "Barut Ebrusu" onun ismini taşır. Üsküdar'da yaşayan ilim, sanat ve fikir adamlarına büyük ilgi gösteren Üsküdar Belediyesi'nin bu değerli sanatkârı unutmamış olması ne kadar güzel. İncila Bertuğ tarafından düzenlenen "35. Sanat Yılında Hikmet Barutçugil" programı, 20. Uluslararası Kâtibim Kültür-Sanat Şenliği'nin açılış programı olarak değerlendirilecek. 25 Ağustos Pazartesi günü, Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde saat 14.30'da gerçekleştirilecek programda, dostları Hikmet Barutçugil'i anlatacaklar. Programda Bekir Ünlüataer tarafından mini bir konser verilecek, ayrıca Kültür Merkezi'nin fuayesinde Barutçigil'in ebrularından oluşan bir sergi açılacak. Aziz dostumu sanatının 35. yılında kutluyor ve saygıyla selamlıyorum.

21 Ağustos 2008, Perşembe

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Jön Türk

16/12/2008 · Kategori: Besir AYVAZOGLU

Yahya Kemal, 1902 yılında Galatasaray Lisesi'nde okumak niyetiyle Üsküp'ten İstanbul'a gelir, fakat kayıtlar kapandığı için bir akrabasının Sarıyer'deki köşkünde gelecek yeni öğretim yılını beklemeye başlar.

Bu arada köşke sık sık girip çıkan Şekip adında Serezli bir gençle tanışır. Siyasî fikirlerinden dolayı bir ara Paris'e kaçan bu genç, döndükten sonra ordudan kovulmuş bir Jön Türk'tür ve bize ait ne varsa, hepsine düşmanlık hisleriyle doludur. Köşkün gençlerini etrafına toplayarak Avrupalı filozofların fikirlerinden ve Paris'ten büyük bir hayranlıkla söz etmekte, bir gencin yapacağı en doğru işin bir yolunu bulup Paris'e kaçmak ve orada yaşamak olduğunu telkin etmektedir.

Fransızcadan tercüme edilmiş romanları ve Servet-i Fünun yazarlarını, şairlerini okuyarak çocuk denecek yaşta Avrupa "rüya"sı görmeye başlayan Yahya Kemal, Şekip Bey'den derin bir biçimde etkilenir. Artık o da memleketi bir zindan ve Avrupa'yı "nurlu bir âlem" gibi görmeye başlamıştır. Bir gün kendini -cebinde Şekip Bey'in kaptana hitaben yazdığı tavsiye mektubu- Messagerie Maritime kumpanyasının köhne bir vapurunda kaçak yolcu olarak bulur. "Rüya"larını süsleyen Paris'e koşmaktadır.

On yıllık bir maceranın ardından, birçok Jön Türk'ün aksine, kendi milletinin tarihini azçok öğrenmiş ve kültürünü keşfetmiş bir şair olarak "eve dönen" Yahya Kemal, bir yazısında, Şekip Bey'le Paris'te birkaç defa karşılaştığını söyler. Sokak satıcılığı yapan zavallı Jön Türk, kasketi ve geniş pantolonuyla Fransız işçilerine benzemiştir. Bir seferinde, kendisine Meşrutiyet ilân edildiğine göre, eğer İstanbul'a dönerse rütbesinin iade edilebileceğini hatırlatan Yahya Kemal'e verdiği cevap insanın kanını donduracak cinstendir:

"Arkadaşlarım artık birkaç rütbe ileridedirler, onlardan geri bir üniforma taşımak bana zor gelir; hem ben vatana artık niçin döneyim? Bu hayata alıştım. Ben artık Türk değilim, Fransız oldum".

Birçok Jön Türk'ün ülkesini terk etmesine yol açan şartlar değişmiş, "hürriyet" ilân edilmiş, yani Şekip Bey'in "rüya"sı gerçekleşmiştir; ama o artık bir "Fransız'dır" ve Paris'te sokak satıcısı olarak sefil bir hayat yaşamayı, arkadaşlarından birkaç rütbe geride bir Türk zabiti olmaya tercih etmiştir.

Sevgili okuyucularıma Rebia Tevfik Başokçu'nun Avrupa'da Yirmi Senem Nasıl Geçti isimli hatıratındaki şu cümleleri de hatırlatmak isterim:

"İkinci Abdülhamid devrinde, münevver geçinen bazı yetişkin ve seçkin kişilerin ağzında dolaşıp duran bir öğüt veya bir parola vardı: 'Bu memlekette vali olacağına, git. Avrupa'da kundura boyacılığı et, daha iyi!' Nice delikanlılar o zaman bu öğüde kapılıp mekteplerin arka kapılarından sıvışarak kapağı Avrupa'nın belli başlı merkezlerine attılar. Nice genç memurlar, nice kalem ve sanat sahipleri vazifelerini, işlerini, aile ocaklarını terk edip kendi istekleriyle gurbet yollarını boyladılar. Fakat bunların hiçbiri o medeniyet diyarlarında kendi alın terleriyle yaşayabilmek imkânını bulamadılar. Ya kara bir sefalet içinde eriyip gittiler yahut kendi memleketlerinde kendi hısım ve akrabalarının elinden damlayan küçücük yardımlarla yarı aç, yarı tok bir ömre katlandılar. Hiçbir tanesine tek bir Avrupalının kundurasını boyamak müyesser olmadı."

Çağdaş Jön Türkler elbette selefleri kadar başarısız değil; zaman zaman seçkin konser salonlarında konser veriyorlar, sanat galerilerinde resimleri sergileniyor, eserleri tercüme ediliyor vb. Fakat Avrupalıların ırkçılık damarlarının hâlâ kabarık olduğunu -ki ırkçılığı bütün dünyaya ihraç edenler onlardır- unutmamak lâzım. Ressamınız tablosuna, müzisyeniniz piyanosuna kuş kondursa bile, marifetli maymun gibi görülmekten kurtulmayacak, kendi ülkeleri aleyhine konuşmadıkları sürece kapıları aralayamayacaklardır.

Sırtlarında -isteseler de istemeseler de- Osmanlı tarihini taşıdıklarının hâlâ farkında olmayanlar var!

Geçenlerde bir vesileyle kendisinden söz ettiğim rahmetli Erol Akyavaş, Amerika'da çok başarılı olmuş ve azçok kabul görmüş bir ressamdı. Bir gün, Avrupa'da Türk olmanın bedelinin çok ağır olduğunu, eğer aralarına girmek istersen önce kapıda uzun süre bekletip ezdiklerini, içeri almak zorunda kalırlarsa yarışa bilmem kaç metre geriden başlattıklarını söylemişti. Kazanabilirsen kazan...

İsviçre'ye misviçreye yerleşmek isteyen çağdaş Jön Türklerin işi, seleflerinki kadar değilse bile, çok zor.

Hadi hayırlısı!

[DERKENAR]

İnsanı feda etmemek

Turgut Cansever hocayla yıllar önce, "Tutumlu Şehir" konulu uzun bir röportaj yapmıştım. Galiba Kurban Bayramı'ndan sonraydı; aziz hocam, sorularımdan birini cevaplandırırken, "Geçenlerde" demişti, "kurban meselesi üzerinde düşünürken, kurban kesmeyi, insanı insan olarak kurtarmak için yapılacak fedakârlığın sembolü olarak görmek gerektiğini fark ettim. Bu önemli; yani insanı hiçbir şekilde feda etmemek gerekiyor".

"İnsanı kurban etmemek için koyunu kurban etmek nasıl çok önemli bir genel davranışı ortaya koyuyorsa, bugün de insanı kurban etmemek için yeri geldiğinde otomobili kurban etmeyi düşünmek gerekir tutumlu kent için..."

İnsanı feda etmemek! Kurbanın bu derin anlamı üzerinde daha önce hiç duruldu mu, bilmiyorum. Doğrusu, ilâhiyatçılardan da çeşitli dinî meseleler, semboller ve hac, kurban, namaz, oruç gibi ibadetler üzerinde ilmihal bilgilerinin ötesine geçen yeni yorumlar ve farklı okumalar beklemek hakkımızdır.

Bütün okuyucularımın Kurban Bayramı'nı kutluyor, bu mübarek günlerin bütün insanlık için hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.

20 Aralık 2007, Perşembe

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

"Ergenekon yurdun adı"

16/12/2008 · Kategori: Besir AYVAZOGLU

Son günlerde medya "Ergenekon" haberleriyle dolup taşıyor. Tamam, "Türk Gladyosu" olduğu ve Türkiye'de bir kaos ortamı yaratarak darbeye zemin hazırlamak istediği iddia edilen gizli bir örgütün ismi...

Peki, bu örgütün kendisine isim olarak seçtiği Ergenekon nedir, ne demektir?

Bu konuları gündeme getirmek de galiba benim gibi yazarlara düşüyor.

Efendim, Ergenekon, Reşidüddin adlı Moğol tarihçisinin Camiü't-Tevarih ve Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Türk isimli eserlerinden bildiğimiz, bu iki eserde Moğol efsanesi olarak anlatılmakla beraber, başta Fuat Köprülü olmak üzere birçok ilim adamının aslında Göktürklerin türeyiş destanı olduğunu iddia ettikleri, öteden beri bize böyle öğretilen bir destanın adıdır.

Efsaneye göre, Tatar hanı Sevinç Han, Kırgız hanını ve başka hanları yanına alarak Göktürklere saldırır. Savaşı Göktürkler kazanırlarsa da, ganimete üşüşüp gaflete düşünce sür'atle geri dönüp saldıran düşmanları tarafından kılıçtan geçirilirler. Yalnız Göktürk hakanı İlhan'ın o yıl evlendirdiği Kıyan adlı küçük oğlu ve Nüküz (Ziya Gökalp'ın "Nohuz" şeklinde kaydettiği bu ismi, bazı yazarlar Tokuz'a çevirmişlerdir) isimli bir yeğeni vardır; bunlar eşleriyle birlikte kurtulmayı başararak at, davar ve devenin bol olduğu bir yere gelirler. Sürüleri önlerine katıp karla kaplı, sarp bir geçide ulaşırlar. Tehlikeyi göze alarak geçide girip ilerleyince karşılarına cennet gibi bir vadi çıkar. Her türlü av hayvanının bulunduğu bu verimli vadiye Ergenekon adını verirler. "Ergene" sarp, "kon" ise geçit demektir. İki aile, hayvanların etlerini yer, sütlerini içer, derilerini giyerler ve çocuklarını birbirleriyle evlendirerek çoğalmaya başlarlar. Aradan dört yüz yıl geçer. Artık bu vadiye sığamayacaklarını anlayınca atalarından duydukları geçidi ararlar, fakat bulamazlar. Bir demirci, vadiyi kuşatan dağlardan birinin demirden olduğunu, onu eriterek bir yol açabileceklerini söyler. Bunun üzerine dağın en geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür yığarlar. Yetmiş deriden körük yapıp yetmiş yere yerleştirirler ve yaktıkları ateşi körüklemeye başlarlar. Demir erir ve yüklü bir devenin geçebileceği genişlikte bir yol açılır. Bu yolu kullanarak dışarı çıkar, Tatarlardan öçlerini alırlar. O sırada Göktürklerin hükümdarı Börteçene'dir. Börteçene, Moğolcada "Bozkurt" anlamına gelir.

Ergenekon'dan çıkışta bir bozkurdun yol gösterdiğine dair ayrıntı efsaneye sonradan eklenmiştir. Ancak bu konuda yazıp çizenler, Reşidüddin tarafından nakledilen efsanede Börteçene'nin Göktürk geleneğinin bir uzantısı olduğunu düşünüyor, hükümdar diye zikredilmesini İslâmî anlayışa uydurma gayretiyle açıklıyorlar.

Efsanenin ilgi çekici bir ayrıntısı daha var: Göktürkler, Ergenekon'dan Nevruz günü, yani 21 Mart'ta çıkmışlardır; o günü hiç unutmazlar ve her 21 Mart'ta bir demir parçasını kızdırarak, önce Hakan, sonra beyler, örste döverek kutlama törenleri yaparlar (Türk büyükleri bu töreni günümüze de taşımışlardı; hâlâ devam ediyor mu, bilmiyorum!)

Ergenekon, hakikaten güzel bir efsanedir! Fakat bu efsaneyi, bazı şairlerimizin yaptığı gibi, bugünün Türkçesiyle nazma çekerek yaşatmak mümkün değil. Bütün toplum tarafından sahip çıkılması gereken mitlerin, sembollerin, kavramların marjinal gruplar elinde kullanılamaz hâle gelmesini önlemenin en etkili yolu, onları yeniden yorumlayıp evrensel anlamlar yükleyerek şiire, romana, tiyatroya, sinemaya, plastik sanatlara vb. kazandırmaktır.

Sinemanın bugün ulaştığı teknolojik imkânları kullanarak yapılacak bir Ergenekon filminin ne kadar heyecan verici olacağını tahmin edebiliyor musunuz? Bu destana herhangi bir Avrupalı millet sahip olsaydı, bugüne kadar kaç operası, kaç balesi yapılmış, kaç romana konu olmuş, kaç ressamın hayalini kuşatmış ve kaç sinema filminde ince ince işlenmiş olurdu? Bizde sadece Ziya Gökalp ilgilenmiş:

Börteçene kurdun adı,

Ergenekon yurdun adı;

Dört yüz sene durdun, hadi,

Çık ey yüz bin mızrağımız!

mısralarıyla meşhur olan "Ergenekon Destanı"nı ve aynı efsaneden ilham alarak manzum "Alageyik" masalını yazmış, o kadar. Bir de, yanlış hatırlamıyorsam, Münif Fehim'in güzelce bir "Ergenekon'dan Çıkış" tablosu vardır.

Hayır, Yakup Kadri'nin Ergenekon'unu unutmadım. Ünlü yazarın Millî Mücadele yazılarını topladığı kitabının ismiyle tek ilişkisi önsözündeki şu cümledir: "Nerede ise yarım yüzyıllık bir hikâye bu. Ergenekon zaten bir masalın adı. Millî Mücadele ise bir Bozkurt destanı." Açıkçası, Yakup Kadri, Millî Mücadele'yi Ergenekon'dan çıkışa, Mustafa Kemal'i ise Bozkurt'a benzetiyor.

Peki, Ergenekon destanının özünün en güzel ifadesini İstiklâl Marşı'nda bulduğunu söylesem inanır mısınız?

Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım,

Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım!

Ah, ah! Önce güzelim Kızılalma'yı aşındırdılar, şimdi de Ergenekon gitti! Yazık ki ne yazık!

31 Ocak 2008, Perşembe

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Âkif ve Atsız

16/12/2008 · Kategori: Besir AYVAZOGLU

Bir gazetede, emekli bir generalin Türklük, Müslümanlık, Mehmed Âkif ve İstiklâl Marşı konularındaki görüşlerini açıkladığı bir makalesi yayımlanmış.

Neresinden tutsanız dökülen bu makaledeki görüşler, artık mahalle kahvelerinde bile ciddiye alınmıyor. Ben sadece sayın generale, Âkif'in İstiklâl Marşı'nı Türkçü Maarif Vekili ve Türk Ocakları Reisi Hamdullah Suphi'nin rica ve ısrarıyla yazdığını, Millî Mücadele'yi yürüten Meclis tarafından oybirliğiyle kabul edilen bu marşı, Mustafa Kemal Atatürk'ün bile değiştirmeyi düşünmediğini hatırlatmak istiyorum. "Hak", "ezan", "cennet", "iman" gibi kavramların ustaca yerleştirildiği İstiklâl Marşı'nda "Türk sözcüğü"nün bir kere bile geçmediğini söyleyen sayın general, acaba, Âkif'in "milletim", "ırkım" derken hangi milletten ve ırktan söz ettiğini sanıyor?

Generalin ilgi çekici bir görüşü daha var: Makalesinde uzun uzun anlattığı gerçekleri (!) göremeyen milliyetçiler, "vasiyetinde Arapları yeni düşman, Amerikalıları yarınki düşman olarak niteleyen Türk milliyetçisi Nihal Atsız'ın yolunu" terk etmiş, Âkif'in peşine düşmüşler.

Bu cümleleri okuyanlar zannederler ki, bütün Türkçüler Âkif'e düşman!

1936 yılında vefat eden Mehmed Âkif'in cenazesi, bilindiği gibi, gizlice kaldırılmak istenmişti. Bunu o tarihte Askerî Tıbbiye öğrencisi olan Fethi Tevetoğlu fark etmiş ve diğer üniversite öğrencilerine haber vererek tabutuna Türk bayrağı örtülmesini sağlamıştı. Fethi Tevetoğlu, Nihal Atsız çevresinden bir Türkçüydü ve yazılarında çok zaman "Atsıza Yoldaş" müstearını kullanırdı.

Türkçüler, İstiklâl Marşı ve Âsım'ın "Çanakkale Şehitleri" bölümü dolayısıyla Âkif'e her zaman saygı göstermişlerdir. Buyurunuz, Nihal Atsız'ın Kızılelma dergisinin 26 Aralık 1947 tarihli 9. sayısında yayımlanan "Mehmet Âkif" başlıklı yazısını birlikte okuyalım:

"Âkif, şair, vatanperver ve karakter adamı olmak bakımından mühimdir. Şairliğine kimse itiraz edemez. Onun oldukça bol manzum eserleri arasında öyle parçalar vardır ki Türk edebiyatı tarihinde ölmez mısralar arasına girmiştir. Vatanperverliği, tam ve tezatsız bir vatanperverliktir. Âkif, sözle vatanperver olduğu halde fiille bunu tekzip edenlerden değildi. Vatanperverâne şiirler yazdığı halde en sefil bir namert ve en rezil asker kaçağı hayatı yaşayanlar henüz aramızda bulunduğu için Âkif'in vatanperverliği yüksek bir değer kazanır. Karakter adamı olmak bakımından ise Âkif eşsizdir. O, daima bulunduğu kabın şeklini alan bir mayi veya cıvık bir halita değil; şeklini sıcakta, soğukta, borada, kasırgada muhafaza eden katı bir cisimdir. İslâmcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslâmcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslâmcılık da o idi. Esasen İslâmcılık Osmanlı Türklerinin milli mefkûresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden başka hiçbir Müslüman millet, ne Araplar, ne Acemler, ne de Hintliler İslâmcılık mefkûresi gütmüş değillerdir. Bir Osmanlı şairi olan Âkif'te millî mefkûre kemaline ermiş, fakat yeni bir millî mefkûrenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür. Mazide yaşayanların fikir ve mefkûreleri bize aykırı gelse bile onları zaman ve mekân şartları içinde mütalaa ettiğimiz zaman haklarını teslim etmemek küçüklüğüne düşmemeliyiz. Çanakkale şehitleri için yazdığı şiir kâfidir. Başka söz istemez. Âkif insandı, dönmedi ve öyle öldü."

Âkif'in İslâmcılığının Birinci Dünya Harbi'nden sonra yavaş yavaş milliyetçiliğe dönüştüğü rahatlıkla söylenebilir. Koca imparatorluk dağılmıştı ve "elde kalan" yurdun aslî unsurunu, yani Türklüğü yüceltip ayağa kaldırmaktan başka çare kalmamış görünüyordu. Mesela Âsım'da, Türklükten "arslan gibi ırk", "İslâm'ın o gürbüz, o civan unsuru" diye söz etmiş, Millî Mücadele'nin en ümitsiz günlerinde yazdığı İstiklal Marşı'nda "millet" kelimesini dört, "ırk" kelimesini iki defa kullanmıştı; daha da önemlisi, "kahraman ırkım" diyordu. Daha ne desin!

Âkif'in seciyesini anlamak için "Nevruz'a" isimli şiirini okumak bile yeter:

İhtiyar amcanı dinler misin, oğlum, Nevruz?

Ne büyük söyle, ne çok söyle; yiğit işde gerek.

Lâfı bol, karnı geniş soyları taklîd etme;

Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek.

 

[DERKENAR]

Yeni bir Türk müziği topluluğu

Tam on iki yıl önce bu köşede şunları yazmışım:

"Murat Salim Tokaç, ney'ini üflemeye yahut tanburunun tellerinde gezinmeye başladığı zaman bir ses büyücüsüne benziyor. Esasen bu iki sazın formlarında mucizevî bir taraf var; ikisinde de ses çok derinlerden gelir. Bazan şöyle bir duyguya kapılıyorum: Gönlü yüce dedelerimiz, sanki nefeslerinin gücünü neye, kalplerinin titreşimlerini kemençe ve tanbura geçirerek kendi ruhlarıyla daha sonraki zamanlar ve ruhlar arasında iletişimi sağlayacak kanallar açmışlardır, ancak Murat Salim Tokaç gibi sanatkârların kullanabilecekleri, geçmişe açılıp geleceğe akacakları ince kanallar..." (Zaman, 29 Mart 1996)

O tarihte tavsiyeme uyup Murat Salim'in adını bir tarafa not edenler, eminim, bu değerli sanatkârın sürekli mesafe kaydettiğini de fark etmişlerdir. Tanbur ve ney gibi iki zorlu sazı Samsun'da yenmeyi başaran Murat Salim, Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul Müzik Müzesi Devlet Türk Müziği Araştırma ve Uygulama Topluluğu'nun yöneticisi olarak İstanbul'a yerleşti.

Bu seçkin topluluk, Cemal Reşit Rey Konser Salonu'ndaki ilk konserini önümüzdeki Pazar gecesi (2 Mart) verecek. Konserin birinci bölümünde Zeki Arif Ataergin'in Sipihr makamındaki klasik faslı ilk defa seslendirilecek. İkinci bölümde ise Gerdaniye makamında köçekçeler var.

Musiki severlerin bilgisine...

28 Şubat 2008, Perşembe

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tiryaki Edebiyat

16/12/2008 · Kategori: Besir AYVAZOGLU

Karikatüristler bir zamanlar ressamları çizerken ellerine bir palet tutuşturur, başlarına bere, çenelerine bir sakal konduruverirlerdi. Şairlerin alâmet-i farikası da onların nazarında sigaraydı.

Karikatüristler abartılacak kusurları hemen fark eden tehlikeli adamlardır; eğer şairleri parmaklarının veya dudaklarının arasında külleri uzamış sigaralarla çizmişlerse, bu, edebiyat dünyasında tütün tiryakiliğinin yaygınlığı konusunda bir gösterge olarak kabul edilebilir. Dijital arşivimdeki fotoğrafları taradım ve -inanır mısınız- hiç zorlanmadan onlarca sigaralı şair ve yazar fotoğrafı buldum. Yahya Kemal'den Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Peyami Safa'dan Necip Fâzıl'a, Nurullah Ataç'tan Orhan Veli'ye, Kemal Tahir'den Behçet Necatigil'e... Edebiyatımızın öteden beri yaman bir 'tiryaki' olduğunu gösteren bu fotoğraflardan bazılarını Türk Edebiyatı dergisinin Haziran 2008 sayısında göreceksiniz, hem de Ali Çolak'ın yazısıyla birlikte...

Rahmetli Mehmet Âkif enfiye çekerdi; Âsım'da Köse İmam'la Hocazade arasında hoş bir enfiye muhaveresi vardır. Yahya Kemal'in sıhhatini kaybetmesine alkol ve nikotinin sebep olduğu, bu ikisinin kendisine doktorlar tarafından yasak edildiği biliniyor. Sigara Reşat Nuri Güntekin ve Mahmut Yesari'nin uzviyetlerinin adeta bir parçası haline gelmişti. Özellikle Reşat Nuri'nin karikatürlerinde dudağına yapışık, külleri uzamış sigara hiç ihmal edilmemiştir. Peyami Safa, sigarayı bırakmaya çalışıp da bunu başaramayan yazarlardandı; "Sigara Üzerine Düşünceler" başlıklı yazısında "Bizim gibi kafalarile çalışanlar için tütün dumanını beyin makinesinin yağı haline getiren alışkanlığa karşı iki şıktan birini tercih etmek lâzım: Ya sigaraya devam veya sigara ile birlikte mesleği de terk etmek" diyordu.

"Şubat Sabahı" şiirinin ilk mısraları, Cahit Sıtkı'nın sabah kalkar kalkmaz sigara yakan iflâh olmaz tiryakilerden olduğunu göstermektedir. Orhan Veli de ondan aşağı kalmaz; Misafir şiirinde "Dün fena sıkıldım, akşama kadar; / İki paket sigara bana mısın demedi" diyor. Tiryaki şairlerin en ünlülerinden olan Behçet Necatigil ise "Tiryak" adlı şiirinde sigara içenleri köşe başlarında bir yanıp bir sönen lâmbası gevşek fenerlere benzetmişti.

Yazıyı gereksiz yere uzatmamak için örnekleri çoğaltmıyorum. Ama ciddi bir tarama yapılırsa kalınca bir "Türk Edebiyatında Sigara" antolojisinin hazırlanabileceğini söyleyebilirim. Bu antolojiye alınacak şiirler arasında Arif Nihat Asya'nın "Sigara" şiiri herhalde sıkı tiryakilerin ve kapalı yerlerde sigara içme yasağından şikâyetçi olanların çok sevecekleri bir sigara methiyesidir. Okuyalım:

"Ağızlığın / Dallardan. / Dumanın / Tüllerden. / Tütünün / Tellerden. / Düşme / Ellerden! / Beyazın var / Pullardan; / Mavin var / Göllerden / Ve bir damlacık alın / Allardan, / Güllerden... / Sorular çiziyorsun havaya / Neler soruyorsun / Yellerden? / Akrabayız / Yıllardan. / Kurtar beni / Ellerden! / Yerin dudaklardır / Payın var dillerden! / Kimin haddine seni hor görmek! / Ki seninle ben istesek / Yakabilirdik bu şehri; / Akardı bir alev nehri, / Yollardan."

Rahmetli Arif Nihat sağ olsaydı bugünlerde ne yazardı dersiniz? Bana sorarsanız, sigara yasağı getirenlere zehir zemberek bir hicviye...

Ama ben eski bir tiryaki olarak çok memnunum, çok!

Hayırlı olsun!

NOT. Yukarıda sözünü ettiğim fotoğraflardan bir kısmının Ara Güler tarafından çekildiğini ve bu değerli sanatçının şair ve yazarları genellikle sigara içerken görüntülemeyi tercih ettiğini kaydetmek isterim.
 


[DERKENAR] Hayırlı yasak

Sigara yasağının başladığı gün, yani geçen pazartesi günü Altunizade'den Üsküdar'a gitmek üzere bir sarı dolmuşa bindim ve o sırada cep telefonuyla konuştuğu için şivesinden doğulu olduğunu tahmin ettiğim şoförün tam arkasındaki koltuğa oturdum. Bıçkın şoför telefonunu kapayıp uzattığım parayı aldıktan sonra bir sigara yaktı, keyifle tüttürmeye başladı. Kendi tarafındaki camı biraz daha indirmişti, ama dumanın bir kısmını da ben yutmak zorunda kalıyordum. İçimden "Daha ilk gün... Belki yasağın başladığından haberi yoktur keratanın!" diye geçirerek "Ya sabır!" çektim. Fakat Üsküdar'ın merkezine yaklaşırken bitirdiği sigaranın izmaritini söndürmeden camdan dışarı fırlatınca patlayıverdim:

"Ayıptır kardeşim" dedim, "bizi dumanaltı ettiğin yetmiyormuş gibi..."

Arkadan, benim çıkışımdan cesaret alan bir müşterinin sesi yükseldi: "Üstelik bugün kapalı alanlarda sigara içme yasağı başladı!"

Bir başkası araya girdi:

"Ya izmarit birinin üzerine gelseydi..."

Bıçkın şoför alttan aldı:

"Abi, caddeye attım, kimse yoktu!"

Bu sefer bir kadın yolcu "Cadde hepimizin, kirletmeye ne hakkın var!" demez mi?

Şoför hatasını anladığı için susmayı tercih etti, fakat özür de dilemedi. Meydandaki III. Ahmet Çeşmesi'nin yanında dolmuştan inerken müşterilerden biri şoföre nasihatte bulunuyordu: "Bu lâfları bir daha işitmek istemiyorsan, sigaranı durakta beklerken iç!"

Doğrusu, sarı dolmuştaki yolcuların bu tepkisi, kapalı alanlarda sigara içme yasağının başarıya ulaşacağı konusunda beni bir hayli ümitlendirdi.

Kim ne derse desin, bu hayırlı bir "yasak"tır! Azgın tiryakilerin zulmünden başka türlü nasıl kurtulabilirdik?

 

22 Mayıs 2008, Perşembe

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::