| Felsefî ve kritik bir idrakle medeniyetler değerlendirilirse, hem farklılıkların sebepleri hem de insanlığa neler verdikleri daha berrak görülür. |
Batı medeniyetinin temelinde en önemli unsur olarak düzenin bulunduğunu Markus Orelyus'un şu sözünden de anlıyoruz: Senatoda bir konu hakkında konuşurken birisi ayağa kalkar, "Bu bir ayrıntıdır, değmez." der. Bunun üzerine Orelyus şu cevabı verir: "Çizmemde bir çivi eksik olsa, Roma medeniyeti yerinde değil demektir." İçinde yaşadığımız kainata verdikleri önemden dolayı hayat telakkileri "Benim yurdum yalnız bu dünyadır" ilkesine dönüştü. Hıristiyanlık, kanlı mücadelelerden sonra Batı'ya yerleşti, Romalılara aşırı tepkiden dolayı "Benim yurdum bu dünya değil" görüşü benimsendi. Batı aydını hür düşünebildikçe kiliseye başkaldırdı. Ortaçağları kilise sultası ile Avrupa dehasının mücadele tarihine dönüştü. Kanlı boğazlaşmalardan sonra kilisenin esaretinden kurtulan düşünce, bilhassa ondokuz ve yirminci yüzyıllarda insan üzerinde manevî ve ruhî otorite namına ne varsa ortadan kaldırdı. Avrupa'nın bir daha Romalılaştığını Goethe'nin şu sözünden anlıyoruz: "Bir intizamsızlık yapmaktansa, bir haksızlık yapmayı tercih ederim." Batı'nın düzen anlayışı ferdi cemiyete kurban etmektir. Goethe, yüreğinin farkında olan büyük bir sanatkâr ve mütefekkirdir. Peşin hükümlerden kurtulmaya, dünyaya açılmaya çalışan, insanlığın yetiştirdiği ender şahsiyetlerden biridir. Böyle bir insan, haksızlığı, intizamsızlığa tercih ediyor. Çünkü intizamsızlık cemiyete, haksızlık ferde karşı yapılır. Bir anlamda cemiyet fertlerin toplamıdır; aradaki fark sadece istatistikidir denebilir. Ama haksızlığa uğrayanın yalnızlığı düşünülünce, durum vahimleşir. Toplum, feryadını herkese duyurabilir; fakat kalabalıkların arasındaki ferdin durumu ne olacaktır? Bir kişidir, 'ne hali varsa görsün' deyip geçmek, kâmil insanlıkla bağdaşır mı? İslamiyet ne toplumu, ne de ferdi ihmal eder. İslam'ın ilk şehitleri Bedir Savaşı'ndan sonra defnedilirken ashabın bazıları Resulullah'a; "Bunların bütün günahları affedildi mi?" diye sorarlar. Verdikleri şu cevap bir hukuk sistemini gün ışığına çıkaracak kadar önemlidir: "Kul hakkı hariç." Bu cevaptan da anlaşılacağı üzere, ferdî hakların dokunulmazlığını İslam hukuku kabul eder; ama onda şöyle bir kural da yer almaktadır: "Ammenin hakları ferdî haklara takaddüm eder." Bu da bize göstermektedir ki, ne ferdi cemiyete, ne de cemiyeti ferde kurban etmemiş, ikisinin haklarını mezcetmiştir. Böyle bir anlayışla kurulan düzende başarının ayrıntılarda gizli olduğunun da gözlerden kaçmadığını Hz. Ali'nin "Parça, bütünün habercisidir." sözünden açıkça anlıyoruz. İslamiyet akla çok önem verir; sorumluluğun kaynağını akılda arar; aklı olmayanın sorumluluğu da yoktur. Fakat aklı putlaştırmaz. "Ne akılsız olur, ne de akılla" düsturu herhalde İslam'ın görüşünü ifade etmektedir. Aklı putlaştırmadığı için de onun tam zıddı olan septisizme yer vermez. Septisizmin aksine akılla çok şeyin anlaşılacağını kabul eder; ama her şeyin çözümlenemeyeceğinin de şuurundadır. Nihayet Batı felsefesi çözülmez problemleri kabul ederek, itiraf etmese de bizimle aynı düşünceyi paylaşmak zorunda kalmıştır. Neylersin ki bunu gören, düşünce tarihine bir çentik atan yok. Biraz dikkatli bakabilen, her değişik telakkinin insanlığa bir boyut kazandırdığını fark eder. Eğer biz özelliklerimizi, düşünce yapımızın yeteneklerini fark edip onlarla cevherimizi işleyebilseydik, muhakkak ki insanlığa pek çok ilim katar, kültür ve medeniyet olarak onu daha da zenginleştirirdik. Değerlerimizde ısrarlı olarak Batı'ya, hatta Uzakdoğu'ya açılabilseydik, bugün gıpta edilen bir yerde bulunabileceğimiz gibi, insanlığın daha sıcak, daha huzurlu bir dünyada yaşamasını da sağlardık. |
| 22 Aralık 2008, Pazartesi |
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!
Türkiye'de farklı olmak başlığı altında bir akademik çalışma yapılmış. "Din Muhafazakarlık Ekseninde Ötekileştirenler" ismini taşıyan çalışma, Prof. Binnaz Toprak başkanlığında Boğaziçi Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projesi olarak İrfan Bozan, Tan Morgül, Nedim Şener tarafından yapılmış. Sayın Ayşe Böhürler'in dünkü yazısında(bu yazının okunmasını tavsiye ederim) belirttiği gibi 12 Anadolu ilinde gerçekleştirilen araştırmada görüşülen kişi ve kurumlar; CHP İl Örgütleri, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Eğitim-Sen, Pir Sultan Abdal Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Dernekleri, Cem Vakfı gibi kuruluşlar tarafından tespit edilmiş.
"Arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" denir, doğrudur; konuşulacak kişileri bu çevreler belirlemiş olursa çıkacak sonucun sağlıklı olamayacağını araştırmacıların bilmesini beklerdim. Bu çevreler dedektif gibi ülkeye antenlerini yayan, münferit olayları abartan ve genelleştiren, böylece kamu oyunu kazanmaya çalışan kimselerden oluşur.
İddiaya (sözde çıkan bilimsel sonuca) göre dindar Sünni Müslümanlar ötekileştirdikleri laiklere baskı yapıyorlarmış ve bu baskının en yaygın örnekleri şunlarmış:
"Ramazan'da yemek yiyenleri taciz, içki yasakları, cuma namazlarına- umrelere gidenlerin artması, selamün aleyküm diyenlerin çoğalması, mini eteklilere nazar ve müdahale, romanların işe alınmaması, alevilerin cem evi taleplerinin değerlendirilmemesi, otobüste veya minibüste başı açık olanlara yer vermemek."
Bu araştırma üzerine şüphesiz birçok tahlil ve tenkit yazılacaktır. Bunlara katkı olsun diye yukarıdaki örneklerin, iddia edildiği gibi Akparti iktidarında artmış mı, yoksa eksilmiş mi olduğu sorusuna kendi hayat tecrübeme ve en azından on beş yaşımdan bu yana altmış yıldır gördüklerime dayanarak cevap vereceğim.
"Ramazan'da yemek yiyenleri taciz".
Hem daha önce hem de Cumhuriyet devrinde -1970'lere kadar- Ramazan'da açıkça içki içen bulunmazdı, bulunamazdı ki, taciz edilsin.
"İçki yasakları".
İki kesimin bir arada huzur içinde yaşamaları tecrübesinin bir parçası olarak sınırlı yerlerde içki servisi yapılmamasını "içki yasağı" diye ifade edenleri insafa çağırıyorum. İlle de içmek isteyen için bunu yapabileceği yerler sayısız, içmeyenlere ve içenlerin yanında bulunmalarını inançlarına aykırı görenlere saygı olsun diye birkaç yerde içki servisi yapılmamasını şikayet konusu yapanlar "beraber yaşamayı" değil, "ayrı yaşamayı istiyor olmalılar.
"Cuma namazlarına, umrelere gidenlerin artması, selamün aleyküm diyenlerin çoğalması" .
Bu sayılanlar dindar Müslümanların, hiçbir art niyet taşımayan tabii davranışlarıdır, dinlerini yaşama şekilleridir. Bunun artmasını şikayet konusu yapmak, dindarlığa, din özgürlüğüne tahammül edememek, ülkede tek tip insan istemek manasına gelir. Bunların artması, Akparti iktidarına değil, ekonomik ve demokratik imkanların artmasına bağlıdır.
"Mini eteklilere nazar ve müdahale, romanların işe alınmaması, alevilerin cem evi taleplerinin değerlendirilmemesi, otobüste veya minibüste başı açık olanlara yer vermemek"
Mini etekliler Anadolu'da yoktu, eteklerin dizden yukarı olması bile imkansız gibiydi. Sonradan modern bayanların bir kısmı eteklerini, olabildiğince yukarıya doğru çekmeye, kısaltmaya başladılar. Dindar bir Müslüman bunu görünce üzülür ve rahatsız olur, laik demokrasilerde bunu yapanları açıkça ayıplayamaz, ama içinden protesto eder. Bu da dindarlığın bir parçasıdır. "Ben açacağım, sen bakmayacaksın, bakarsan da beğeneceksin" demek hakkından söz edilemez.
Benim çocukluk ve gençliğimin romanlarına kıyasla bugünküler saltanat sürüyorlar.
Alevilerin cemevi talepleri ile ciddi olarak ilgileniliyor.
Taşıtlarda yer vermeme konusu bugünkü nesillerin yetişme(mişlikleri), eğitimsizlikleri ile alakalı. Başı açık veya kapalı, erkek veya kadın fark etmiyor, gençlerin ve öğrencilerin çoğu umursamadan oturuyor, yaşlılar ve kadınlar da ayakta kalıyorlar. Bir araştırma yapılsa, yer verenler arasında dindarların daha çok çıkacağını umuyorum.
Hayrettin Karaman / Yeni Şafak
hkaraman@yenisafak.com.tr
Kalıcı Bağlantı
Yorum (yok)
Yorum yaz!