Yüreği birlikte atanlar...

şair

21/1/2009 · Kategori: Iskender PALA

Rivayettir ki bir musıkîşinas ile bir şair, hangisinin mesleği daha eski diye tartışıyorlarmış.

Musıkîşinas iddiasını delillendirmek üzere "-Musıkî elbette şiirden evveldir; çünkü Davud nebi Mezmur'unu teganni ile okurdu." deyince şair taşı gediğine koymuş:

- O da bir şey mi azizim; Adem atamız Kabil'in işlediği cinayetten sonra oğlu Habil için bir mersiye söylemişti!

Şiirin ne zaman icad edildiği kesin olarak bilinmese de "şair" kelimesinin "tabiat üstü sihrî bilgiye sahip olan, sezerek bilen" anlamıyla kullanıldığından ve şairin "ayrı bir ilham kaynağı"na sahip bulunduğundan hareketle bu ayrıcalıklı sanat sahiplerinin en eski çağlardan beri toplumsal hayatta yer edindikleri söylenebilir. Nitekim tekamülünü tamamlamış en eski şiir metinlerine sahip Arap edebiyatında, Ferazdak, Hutay'a ve Kusayyir gibi cahiliye devri şairlerinin kendilerine şiir talim eden birer cinleri olduğundan bahsedilir. Bugün ilham dediğimiz bu esrarengiz kuvvet, şairi, söz bakımından diğer insanlardan farklı ve üstün kılar. Şamanların raks ve musıkî yanında şiirle de manevi nüfuz ve sihir icra etmeleri, hatta bazılarının şair olmaları yine aynı ilham üstünlüğünden kaynaklanır.

Cahiliye devri Arap şairi kabilesini ve akrabalarını medh ü sena eden, kahramanlıkları öven, kahramanların ölümünde mersiye söyleyen, düşmanları yeren (hecâ) ve bunun için de genellikle olmayacak mübalağalara başvuran bir nevi kahin veya büyücü, sözleri de büyü ve yalan idi. Nitekim altı yerde şiirden ve şairden bahseden ve bir suresinin de adı Şuarâ olan Kur'an-ı Kerim şairin bu tavrını eleştirip "Şairlere gelince, onlara sapmışlar uyar. Görmüyor musun onları nasıl şaşırmış bir vaziyette dolanırlar. Ve onlar yapmayacak[dık]ları şeyleri söylerler (Şuara, 224-226)." buyurmuştur. Ayrıca şiirlerinde din dışı, hatta din karşıtı mesajlar bulunduran bu şairlerin sözleri ile vahiy ve ilham sonucu Hz. Peygamber'e verilmiş ayetlerin karıştırılmaması gerektiği ikazında bulunan Kur'an, hak söz ile batıl arasındaki ayrıma dikkat çekmekle kalmamış, hakkında "Bizim ona öğrettiğimiz şiir değil, onun buna ihtiyacı da yok (Yasin, 69)." buyrulan Hz. Peygamber'in şairden üstün olduğuna işaret ve vahyi tebliği hususunda ona şairlik isnat edenleri de şiddetle ikaz etmiştir. Nitekim İslâmiyet'ten sonra Arap şairlerinin toplum içindeki müstesna mevkileri sarsılmış, kaynağı ilham-ı Rabbanî olan şiir ile nefsanî şiir peşinde yürüyen şairler ayrışmış, iktidar sahiplerine yaranma kaygısı ön planda olan manzumeler revaç bulmuştur. Bu süreçte değişmeyen tek kural, sözü en fazla süsleyen, yani yalanı en maharetli söyleyen şairin en beliğ şair sayılması kuralı idi (Burada Fuzulî'nin "Aldanma ki şair sözü elbette yalandır" dediğini hatırlayalım). Nitekim Hz. Peygamber şiiri açıkça övmemiş ancak Hassan b. Sabit'in gerek kendisi ile ashabını methedici, gerekse savaşlar sırasında düşmanları hicvedici şiirlerine sessiz kalmakla onay vermiş ve "Şüphesiz ki şiirin bazısında hikmet (...) ve (...) bazısında sihir vardır. (Ebu Davud, Sünen, V, 276, 277; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 456; V, 125)" buyurarak musamahakâr davranmıştır.

Eski Yunan ve Mısır'da, tapınaklarda görev alıp ayinlerde manzum parçalar söyleyen kahin şairlerin varlığı M.Ö. 3000 yıl geriye doğru takip edilebilmektedir. Türk edebiyatının bilinen ilk şairleri ise kopuz eşliğinde şiir söyleyen "ozan"lardır. Ortaasya'daki göçebe Türk toplulukları arasında ilden ile, obadan obaya gezerek haber ve bilgi akışını sağlayan, düğün ve şölenlerde destanlar tertip edip yeni şiirler söyleyen ozan, saygın bir kişidir. Uygurlarda musıkî eşliğinde ırlayarak sihir yapan, gaipten haber veren, hastaları tedavi eden baksı veya kam da tıpkı şamanlar gibi birer şair idi. Türklerin İslamiyet'i kabul etmesinden sonra uzun müddet halk arasında aynı kimlikle yaşayan "ozan"lar daha sonra "âşık" kimliği kazanıp saz şairi veya halk şairi olarak anılmışlardır.

Gelenek içinde yüzyıllar boyunca divan şiirinin ağırlığı hissedilirse de tasavvuf muhitlerinde, tıpkı halk şairi dediğimiz "âşık"lar gibi tamamen ilahi aşk saikiyle şiir söyleyen manevi ilham sahibi insanlar yaşamıştır. Kuddusî'nin "Şâirânın kalbleri Hakk'ın hazâini imiş" dizesinde kimlik bulan bu kişiler, tasavvuf geleneğini devam ettiren misyon adamları olarak büyük bir vazifeyi başarmışlardır. Saz şairi olup bir pirden el alarak (badeli âşık) manevi ilham ile şiir söylediklerini iddia edenler ise irfanî halk kültürünün zengin portreleridir.

Her çağda toplumdan itibar gören şair kendisine itibar veren milletinin dilini yapar, kimliğinin sağlamlaşmasını sağlar. İster şen şatır veya asabî bir âşık, ister gür sesli bir kahraman, o, şiirindeki güç kadar ölümsüz olan adamdır.

Bugün şair kelimesinin anlamı genişlemiştir. Artık belli kurallar (kafiye, vezin, edebi sanatlar vb.) çerçevesinde manzumeler nazmetmesi umulan "nâzım"ın yerini hayal ve çağrışımlara dayalı dizeler ortaya koyan söz sanatçısına bırakmıştır. Bu serbest ortam, şair adayının gerek şiir eğitim ve birikimini, gerekse tarihsel süreçteki usta şairleri tetkik ve taklit mecburiyetini olumsuz etkilemiş şiirin sanat alanını daraltmış, eski meslektaşlarına nazaran işini daha da zorlaştırmıştır. Çünkü artık o, kelimeleri sesler ve ses uyumlarıyla en güzel biçim ve sıralanışta kullanmak zorundadır; duygu, hayal ve fikir buluşlarıyla insan gönlüne ve ruhuna hitap etmelidir, muhatabını farklı duygulanmalar, izlenimler ve heyecanlara yönlendirmelidir. Bütün bunları yaparken de yazık ki kafiyelerin musıkîsinden, veznin ahenk ve rintminden, yahut edebiyat sanatlarının derinliğinden mahrumdur.

BERCESTE

Erbâb-ı teşâur çoğalıp şâir azaldı

Yok öyle değil, şâirin ancak adı kaldı

Zamanımızda şair geçinenler çoğaldı ve şair azaldı.

Yok, yok... Öyle de değil!.. Şairin yalnızca adı kaldı...

Sâbit

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yare gizli sözlerim var / Diyemiyorum ele karşı

29/12/2008 · Kategori: Iskender PALA

Bir yanda Ergenekon davası, öte yanda yerel seçimlerin yaklaşması. Demokrasi, millet, vatan, Sakarya, insan hakları, basın özgürlüğü vs. vs. Bir mücadeledir gidiyor. Bayrak elden ele, teşkilat ilden ile...

"İl" veya "el" kelimesi Türkçe'nin en eski kelimelerindendir. Mecazlarıyla, deyimleriyle, tamlamalarıyla birlikte Türkçe sözlüklerin neredeyse en geniş yer ayırdıkları kelime. Bugün olduğu gibi eskiden de hem "il", hem de "el" telaffuzuyla kullanılıyordu ve pek çok anlamı vardı. Biz üçünü yakından görelim:

1. Aynı dili konuşan, aynı kültür havzasında yer alan insanlar bütünü, halk, ahali: Eloğlu, elalem, ele güne karşı, el ile gelen düğün bayram... "Karac'oğlan der ki kendi halinde / Söylenir sözümüz elin dilinde." Dikkat buyurulursa kelimenin bu anlamında farklı uluslardan biri olmaktan ziyade aynı milletten olup da aralarında yakınlık bağı bulunmayan insanlar el olarak tanımlanmaktadır.

2. Aynı dili konuşan, aynı kültür havzasında yer alan insanların üzerinde yaşadığı toprak parçası, vatan, yurt: Rum-eli, Korkut-eli, yad eller, bizim eller, ilden ile... "Yemen ellerinde Veysel Karani" ilahisi, "Yine göç eyledi Avşar elleri" türküsü veya "Ela gözlerini sevdiğim dilber / Gel bizim elleri gez kerem eyle (Karacaoğlan)" koşması bu manayı ihtiva eder ki kelime burada tamamen bir mekân tanımı vermektedir.

3. Sınırları belli bir coğrafya üzerinde yaşayan milletin kendi kendisini idare etmek üzere geliştirdiği teşkilat yapısı, vilayet, il. Kelime bu anlamıyla yönetim kademeleri arasında bir vali tarafından yönetilen şehir bütününe karşılık gelir. Eskiden geniş toprakları ve büyük yönetim birimlerini, yani eyalet yönetimini anlatırdı. İlbeyi, ilhan, ilbaşı, il daimi encümeni, il özel idaresi, Kırım vilayeti, Cezayir vilayeti... vs.

İmdi, bu anlamlardan birincisi millet, ikincisi vatan, üçüncüsü de devlet kavramıyla örtüşen kelimelerdir. Yani biri olmayınca diğerlerinin anlam kazanmadığı bir bütünlük. Hani Göktürk Kitabeleri'ndeki "Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer kılındığında ikisi arasında kılınan kişioğlunun ili ve töresi" gibi. Bu il ve törenin bozulmaması, yaşaması için "il/el" kelimesinin bir başka anlamına, belki dördüncü anlamına ihtiyaç vardır: Barış, sulh, dirlik, düzenlik. Hani "elçi / ilçi" dediğimiz zaman kastettiğimiz anlam gibi. El'den gelip, iki il arasındaki barışı temin için çalışan kişi yani. Siz buna "Yurtta sulh cihanda sulh" ilkesinin temelindeki düşünce yapısı diyebilirsiniz. O halde millet, vatan ve devlet kavramlarını barış ile ayakta tutan il, gücünü, kuvvetini, kudretini yani ki kut'unu milletten alırsa var olur. Millet olmayınca ne devlet, ne de ülke ayakta kalıcı değildir. El ele verip ilden ile götürülecek düstur ise TBMM'nin alnında yazılıdır: "Hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir".

Suret ve mânâ

Duygu ve hayal unsurlarının ağırlıkta olduğu edebi eserleri veya şiiri daha iyi anlayabilmek için onu unsurlarına ayrıştırarak incelemek gerekir. Eskilerin metin şerhi, şimdilerin edebi yorum dedikleri bu yöntem sayesinde şairin kalbindekine ve zihnindekine bir merhale daha yaklaşmak mümkündür. Bu tıpkı, maddenin bir laboratuvarda kimyasal ayrıştırma ile unsurlarına dönüştürülmesi gibidir. Manzum eserlerin laboratuvarında kelimeler analiz edildikçe mânâ buhar buhar çoğalır, duman duman yükselir, dalga dalga yayılır. Hatta bu laboratuvarda sözün rengi, kokusu, deseni, sesi, hayali vb. ortaya çıkartılabilir. Bunun için tıpkı fizik veya kimya kanunları gibi birtakım kanunlar ve kurallar geçerlidir ve o kurallara uyulduğu müddetçe maddesi olmayan kelimelerden soyut (mücerred) anlamlar tütmeye başlar. Bu, duygu veya hayalin latif cismidir ki milletin ruhundaki edebi zevki coşturur ve manayı reaksiyoner kılar.

Klasik sanatların belli kuralları ve kanunları gereği bir manzume, şekil ve suret yönünden olduğu kadar mânâ ve ruh yönünden de kalıplar içinde üretilir. Gazel, kaside, terkib-i bend, münacat, na't vb. bütün manzumelerde dış çerçeveyi oluşturan bir kurallar silsilesi kadar bir mana ve içerik dayatması vardır ve şair ancak kuralları yerine getirdikten sonra kendisini özgür hisseder. Takdir edilir ki bunca kurala uyduktan sonra özgürlüğün sınırı daralmış olacaktır. Bizim eski şiirimize mey ü mahbub, gül ü mül, lale sümbül gözüyle bakanlar işte bu dayatma ve kuralların kısır dünyasında oyalanıp kalırlar ve şairlerin özgür kaldıkları his ve hayal dünyalarında bize parmak ısırtacak ince hisler, kıymetli fikirler, zengin hayaller, katman katman mana ve renkli üslupların farkına varamazlar. Onları yanıltan şey, aynı kelimelerin, aynı kalıplaşmış halleriyle tekrarıdır.

02 Aralık 2008, Salı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

bitmeyen kavga

29/12/2008 · Kategori: Iskender PALA

Fuzulî üstadın Fars diliyle yazdığı Rind ü Zahid adlı bir kitabı vardır. Zahid bir baba ile rind bir oğlun seyahat hikâyesinin anlatıldığı eserde zahir ile batın, sevap ile günah, mağfiret ile masıyet, hakikat ile mecaz, suret ile derun gibi zıt fikirler tartışılır.

Zahid, dinin emrettiği şekilde yaşayan ve bakış açısını dine göre düzenleyen bir kişilikte olup görünüş (temsil), sevap (vicdan), mağfiret ve hakikati savunurken rind hep onun dediklerinin tersini yapar, meyhaneyi över, hakikati mecazda görür (sembollere sığınma), batın (kişisellik) yanlısıdır, babasının günah saydığı şeyleri çekinmeden işler vs. Ona göre mademki dünya fanidir, öyleyse fanilik diyarında akıllı ile deli birdir. Denizin dibinde durduktan sonra inci tanesi veya taş olmanın ayrımı yoktur. İyilik, kötülük mefhumu ortadan kaldırıldığında da meyhane ile mescit arasında fark kalmaz.

Rindlik düşüncesi tarikatların ortaya çıkış ve yayılma çağında eski İran'a ait Pers-Zerdüşt kültürünün etkisiyle tasavvufa sızmış olup zamanla bazı sufi düşüncelerinin kalendermeşrepliğe meyleden bir yapı kazanmasına yol açmış, dini bütün müminlerin tavırlarını küçümseyen bakış açılarını üretmiştir. Batınî-Melami meşrepli sufiler tarafından benimsendikten sonra kendine bir özgürlük alanı da oluşturmuştur. Buna mukabil Sünni tarikatlarda revaç bulmadığı gibi temsil de edilmemiştir. Ancak gerek klasik şiirdeki tasavvuf neşvesi, gerek Batınî tarikat nefeslerindeki semboller dünyası, hemen her şairin kendini zahid (= kaba sofu, zahir ehli, dış görünüşü önemseyip dini sakaldan cübbeden ibaret gören) kimliğinin dışında bir rind olarak görüp göstermesine kapı aralamış, şiirlerde zahid tiplemesi, neredeyse koyu dindar bir insan portresine büründürülüp alaya alınmıştır. Buna divan şiirinin güzeli en güzel, çirkini en çirkin gösteren mükemmeliyetçi tavrı da çanak tutmuş, yüzyıllar boyunca şairler zahidi kötüden kötü, rindi ise iyilerin iyisi yapabilmek için -kasıtlı veya gaflet ile, bilerek veya saf kalplilikle- çırpınıp durmuşlardır. Şimdi o beyitlere bakanlar rind ile zahidi kanlı bıçaklı sanabilirler. Çünkü zevk ehli olup dünya nimetlerine sırt çevirmeyen pek çok şairin kendilerine günah fikrini hatırlatan her kişiye "zahid" damgası vurmaları gayet kolay idi. Üstelik kendisine günahı hatırlatan adam da kamil bir mümin olmayıp eksiklerle (mevki ve makam hırsı, sakal-cübbe kaygısı, dış görünüşe önem verme, cenneti anlatmaktan ziyade cehennem ile korkutma vs.) doluydu. Sonuçta rind şair, dinin kurallarına uymakla birlikte riyakârlığı her halinde ortaya dökülen miskin ve zavallı bir adamın imanını taşımak yerine kendini açıkça ortaya koyarak "İç bade, güzel sev, var ise akl u şuurun" makamında pervasızca bağırmayı yeğledi. Tabii iş bununla kalmadı; ötekinin eksikli olması, berikinin sesini yükseltmesine de daima fırsat tanıyordu. Artık dünyaya itibar etmediğinden, olayları gönül gözüyle görüp değerlendirdiğinden, her türlü baskıya karşı çıktığından, disiplin ve kural tanımadığından, bütün bunları da yenilikçilik, ilerleme ve hoşgörü adına yaptığından bahisle herkesi kendisine imrendirmekten geri durmadı. O kadar ki, bu sahte tavır, zamanla dinin kurallarına uymamayı telkine kadar (Harabat ehline duzah azabın anma ey zâhid) vardı. Hatta dinin emrettiği zekatın içki cinsinden verildiği, veya illa zekat verilecekse içkinin de zekatının verildiği diyarlara gitmeye özenildi (Zekat-ı mey verilir bir diyare dek gideriz).

Bütün bunlar olurken rind hep aktif idi; elinde kalem, iletişim kuruyor, anlatıyor, yazıyor, insanları öyle etkiliyordu. Zahid ise hep sünepe idi; büyük bir cahillik içinde yalnızca din kitaplarına gömülmüştü ve başını kaldırıp çevresinde dönen oyunları görebilecek durumda değildi.

Rindler ve zahidler gökkubbenin altından hiç kaybolmadılar!.. Biri hâlâ Ömer Hayyam, diğeri hâlâ Cinci Hoca rolünde... Ve toplum vicdanı, kalem ve iletişime sahip rol modellerin sahteliğini idrak etmediği sürece zahid daha çooook dayak yer!..

Semender

Klasik şiirimizde rindlik düşüncesini anlatan sayısız beyit bulunabilir, hemen her şairin farklı bir rindlik tanımı olduğunu anlayabilirsiniz. Bana göre en isabetli tanımlardan biri Muallim Naci'nin şu beytinde gizlidir:

Hayli dem pûşîde oldun ben gibi bir âteşe

Ey abâ-pûşum semendersin ki sûzân olmadın

Şöyle demek olur: Ey sırtı abalı dolaşan! Sen mutlaka semender olmalısın!.. Çünkü benim gibi birinin ateşine nice zamandır örtü durumundasın (benim sana olan aşk ateşimi gizleyip bilmezden geliyorsun)

Şöyle de demek olur: Ey sırtı abalı dolaşan! Nice zamandır benim gibi bir ateş topuna yakınsın (benim ateşimi taşıyorsun), ama yanmıyorsun!.. Yoksa semender dedikleri sen olmayasın?!..

Burada rind, "aba-pûş (abaya bürünüp kendini gizleyen)" kelimesinde gizlidir. Çünkü bütün düşüncelerini, bütün görüntüsünü, bütün fikirlerini örtüp kendine saklayarak dünyayı hiçe sayan rind, bir aba içinde yaşar. O aba onun için bir zırhtır ve dünya ile alakasını (dünya nimetlerine düşkünlüğü) keser. Rindin o zırhında (abasında) gerektiğinde bir ateşi örtecek manevi güç vardır. O güçten dolayıdır ki parmakla gösterilip imrenilir.

Beyit şiirsel anlamıyla, bizim dikkatimizi iki hususa çeker: İlki, şairin aşktan dolayı salt bir ateşe dönüştüğü (çünkü bu derece şiddetli ateş ancak o derece güzel bir sevgili uğruna yanmakla olur), ikincisi de semenderin bir aba ile ateşi kuşatıp kendini koruduğudur. Semender (batıda salamandr), ateşe girdiğinde bir sıvı salgıladığı için yanmayan, denize girdiğinde de batmayan efsanevi bir hayvan imiş. Güya salgıladığı sıvı bir zırh, bir aba gibi bedenini kaplar ve temas ettiği ateşten etkilenmezmiş.

23 Aralık 2008, Salı

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!