Yüreği birlikte atanlar...

Kutadgu Bilig'de ahlak

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Genç bilim insanlarımızdan sayın Hilmi Özden, Prof. Dr. Gürsel Ortuğ ve Prof. Dr. Nedim Ünal'ın danışmanlıklarında anatomi dalında doktora yaptıktan sonra dentoloji anabilim dalına geçerek Doç. Dr. Ömür Elçioğlu nezaretinde yeni bir tez hazırlamış.

Tezin adı: "Kutadgu Bilig'de Ahlak Kavramı ve Tıp Etiğine Katkısı."

Orhun Kitabeleri, Kutadgu Bilig, Atabetü'l-Hakayık, Kitab-ı Dede Korkut, Divan-ı Lügati't-Türk ve benzeri eserler kültürümüzün temel taşlarıdır. Fakat bu eserlerin vazifelerini daha tesirli bir şekilde ifa edebilmeleri için mütemadiyen yeniden yorumlanmaları ve hayata katılmaları gereklidir. Aksi takdirde toprak altındaki madenlerden farkları kalmaz. Hilmi Özden'in tezini özellikle bu bakımdan takdire şayan buluyorum. Kutadgu Bilig'i mesleği açısından değerlendirerek işlevsel hale getirmiştir.

Balasagunlu Yusuf 1070 yılında Kaşgar'da tamamladığı kitabını Karahanlı hükümdarlarından Tabgaç Buğra Ebu Ali Hasan bin Süleyman Aslan'a sunmuştur. Kitabı çok beğenen hükümdar Balasagunlu Yusuf'a "Has Haciblik" yani "başdanışmanlık" rütbesi vermiştir. Özden'in de belirttiği üzere Kutadgu Bilig, Hakaniye Türkçesiyle yazılmıştır. Fazla bilinmez: Mevlânâ'nın evinde de Türkler arasında az kullanılan bu lehçe konuşulurdu. Bu zaviyeden bakıldığında eserlerini Farsça kaleme alması daha bir manidar hale geliyor. Bu mecburiyet Mevlânâ hakkındaki yakışıksız tahminleri de haksız çıkarıyor.

Kader bizi insan denizi Çin'in yanı başında tarih sahnesine çıkardı. Tarihin ilk dönemlerinden itibaren millet hayatı için devletin ne kadar önemli olduğunu kavradık. Milli varlığımızın bekası ile devletimizin payidarlığı arasındaki kopmaz bağları keşfettik. Devlet kurmadıkları halde varlıklarını sürdürmekte zorluk çekmeyen milletler var; fakat biz öyle miyiz? Yahudiler kaybettikleri devletlerine iki bin yıl sonra yeniden kavuştular fakat biz Türkler devletimizin yıkıldığı her yerde iki yüz yıl geçmeden kaybolduk. Atalarımızın "Allah devlete ve millete zeval vermesin" diye dua etmesi bu yüzdendir.

Kutadgu Bilig devletin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır. Eser adaleti, saadeti, aklı, kanaat ve akıbeti temsil eden dört şahsın münazaraları sayesinde gün ışığına çıkarılmıştır. Bu dört kişiden biri Törenin ifade ettiği adalet, Gündoğdu adlı bir hükümdardır. Kut ise mutluluk demektir; eserde Ay-Toldı adlı vezir tarafından temsil edilmektedir. Akıl anlamına gelen Öke, Ögüdülmüş'te müşahhaslaşır. Kanaat ve akıbet, Odgrmüş adlı bir zahiddir. Eserde ikinci derecede şahsiyetler de vardır ama verilmek istenen mesajlar bu dört esas kişi üzerinden anlatılır.

Çalışmasının pek çok yerinde sağlıklı bir toplum için ahlakın önemine vurgu yapan Hilmi Özden bir yerde şöyle demektedir: "Bir başka ifadeyle temiz yiyecek, temiz giyecek, temiz çevrenin yanı sıra temiz ahlak da önem taşımıştır. Dürüstlük, doğru sözlülük daima ön planda gelmiştir. Aile daima kutsiyetini korumuş, ona zarar veren hareketlerden kaçınılmıştır. Özden'in bu hükmünün subjektif olmadığını, eserini sağlam esaslara istinad ettirdiğini, İbn-i Fadlan, Gadrini, Plano Corpini gibi Doğulu ve Batılı pek çok bilgin, mütefekkir ve seyyah da tasdik ederler. Marco Polo kendi zamanındaki Türk kadınları için "Dünyanın en temiz ve ahlaklı kadınları" betimlemesini yapmıştır. Vambery Türkçede piç, orospu, kavat, pezevenk gibi müstehcen kelimelerin bulunmadığını, bunların Farsçadan geçtiğini belirtmiştir. Türk kızlarına Arık, Sılig, Sılvu ve benzeri yüksek ahlaklılık ifade eden isimlerin verilmesi pek çok yabancının dikkatini çekmiştir. Ahlaklılık hayatın her alanına yayılmış, cemiyette intizam sağlamıştı.

Ötüken Yayınevi, Hilmi Özden'in bu tezini kitap haline getirmiş. Şüphe yok ki kültürümüzün asli mecrasını bulabilmesi için Hilmi Özden gibi bilim adamlarına ve bu neviden çalışmalara fazlasıyla muhtacız.

17 Kasım 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kültürümüzün cahiliyiz

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Son dönemlerde "Gereği var mıdır?" diye düşünülmeden Batı'daki her cereyan bizde taraftar bulmaktadır.

Ne gariptir ki aydınımız Batılı bir cereyanın taraftarı olmakla şahsiyet bulduğunu zannetmektedir. Milletvekili seçilince "İspatiye mezhebindenim" diyerek yemin etmek istemeyen Ahmet Rıza ölünce kütüphanesindeki bir yığın değersiz kitabın içerisinden bir tane de Auguste Comte'un kitabı çıkar. Onun da sadece önsözü açılmıştır. Böyle bir haldeyken kendisini "İspatiye" mezhebinin savunucusu ilan eder.

Geçen günlerden birinde bir gazetede İslam'ın kadın anlayışını yeren bir karikatür yayınlandı. İnsan bir konuyu araştırıp gerekçelerini sıralayarak konuyla alakalı görüşlere iştirak etmediğini söyleyebilir. Fakat tahkir ve tezyif etmemeye dikkat eder. Bu hareket tarzı bir Batı ülkesinde tezahür etseydi yer yerinden oynardı. Kaldı ki onlarda din mukaddes olmaktan ziyade bir kültür unsuru kabul edilmektedir. Bizim mercimek beyinli aydınlarımızın zannettikleri gibi feminizm çağa mahsus orijinal bir hareket değildir. Bu cereyanı ta antik devirlerde bile görmekteyiz. Platon bir eserinde aile müessesesinin kaldırılmasını teklif eder. Aynı konu Yunan klasik komedilerinden Lysistratu'da da işlenir. Fransız İhtilali'nde ve 1848 hareketinde ezilen kadının feryadı dile getirildi. John Stuart Mill 1869'da yazdığı "Köle Kadınlar" makalesiyle feminizmi ele aldı. Engels evliliği "köleliğin bir başka hazin şekli" olarak niteleyerek bu müessesenin kaldırılıp çocuk yetiştirme sorumluluğunun topluma verilmesi gerektiğini öne sürdü. Henrik İbsen "Bir Oyuncak Bebeğin Evi" adlı dram türü eserinde feminist fikirleri öğütledi.

Kadın konusunu ele alanların amaçları birbirinden farklıdır. Platon yeni bir toplum modeli aramak mecburiyeti hissediyordu. Çünkü içerisinde bulunduğu ortam onu rahatsız ediyordu. Mill, konuyu iktisadi zaviyeden inceliyordu. İbsen, insani boyutlarına eğilmişti. Engels görüşlerini ideolojik yaklaşımlarını tamamlayan bir çerçeve olarak sunuyordu. Ona göre komün döneminde yaşayan insan, ihtiyaçlarını kendi başına karşılayacak araçlara sahip olunca egoizmi onu komünden ayırdı. Ayrılırken de kendisine bir eş aldı. Yani aile müessesesi özel mülkiyetle doğdu. Engels'in anlayışına göre özel mülkiyetin kalkmasıyla aile de son bulacaktır. Bu yüzden özel mülkiyet tarafından ortaya çıkarıldığını zannettiği aileye de öylece düşmandı. Feminizm hareketlerini destekleyerek aileyi dinamitlemeye çalışıyordu.

Ailenin sarsıntılar geçirdiği günümüzde Batı, geldiği bu noktadan memnun değildir. Mozart'ın Goethe'nin Balzac'ın cemiyetlerinde artık büyük ruhlar görünmüyor. O ruhlar ki ilk gıdalarını aileden alırlardı. Şefkatsiz yetişenlerin en belirgin özellikleri isyandır; her şeyi kırıp dökmeye yönelen bir isyan.

Dazlaklar isyan ordusunun öncüleridir ki, bu ordu farklı kılıklara bürünerek, kısa zamanda dağılacağa ve yok olacağa benzemiyor. Maddeye hakim olmak tek başına insana mutluluk vermiyor. Orta yaşı geçenler hayatın dışına itiliyor. Huzurevindeki yalnızlar kedi ve köpeklerin dostluklarıyla avunmaya çalışıyor.

Günümüzde Batı aile kurumunu güçlendirmenin yollarını aramaktadır. Aile bakanlıkları bu amaçla kurulmuştur. Ne çare ki insan yitirdiklerini kolayca geri alamaz.

"Ev kadını maaşsız köledir", "Çilekeş kadın! Bu akşam yemek yapma da kocan açlık neymiş görsün", "Çocuğunu emzirme" gibi sloganları sakız gibi çiğneyen feministlerimiz bir defacık olsun herhangi bir cami imamına kadının İslam'daki yerini sorsalar dudakları uçuklar.

Medeniyetimiz insanı bütün boyutlarıyla kucaklamış, erkeği ve kadını yerli yerine oturtmuştur. Erkek ve kadının farklılıkları birbirini tamamlamak içindir. Hayat bir bütündür; bu bütünlük kadın ve erkeğin işlevleriyle örülmüştür. Kültürümüz kadına nadide bir çiçek gibi bakmış han kelimesinin dişisi olan "hanım"ı ona layık görmüştür. Bir ülkede bir han bulunurken her evde bir hanım bulunması bu yüzdendir.

01 Aralık 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Devletin KUtsallığı

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Devletin kutsallığı konusu siyasi tarihimizde mütemadiyen tartışma konusu olmuştur. Çeşitli olaylar vesilesiyle "Devletin kutsallığı mı kayboldu" diye endişelenenlere rastladığımız gibi, "Devlet kutsal mı olurmuş", "her şey insan içindir" gibi görüşlerle devletin kutsallığı meselesini hafife alanlara da rastlıyoruz.

Bugünkü bilgilerimiz devletin ne zaman ortaya çıktığını tam olarak tespit etmek için yeterli değildir. Belki de nizam, ilk insan Hazreti Adem'le başlamıştır. Sosyal bir varlık olan insan tek başına yaşayamaz, ihtiyaçlarını karşılayamaz. Bir arada yaşayan insanların hareketlerini belirleyen kurallar gereklidir. Bahusus bu kuralları koyacak ve insanların riayetini temin edecek bir yapıya ihtiyaç vardır.

İnsanlar için zoraki bir fenomen olan devlet, milletler için zaruri değildir. Tarihte hiç devlet kurmamış; böyle bir ihtiyacı hissetmemiş milletler mevcuttur. Keza Yahudiler iki bin yıl devletsiz yaşamışlardır. Varlıklarını devam ettirmelerinde, bir gün muhakkak kurmayı hayal ettikleri devletin rolünün ne ehemmiyette olduğu ciddi bir araştırmanın konusudur.

Sosyal konular hem cihanşümul hem de milli hususiyetler arz ederler. Devlet kurmuş milletlerin devlete bakışı değişik şartlardan dolayı farklılaşır. Tarihî tekamülünü bir adada gerçekleştiren İngiliz Devleti ile Kara Avrupası'nın ortasında temayüz eden Alman devleti, elbette ki milletlerinin nezdinde farklı algılanacaktır. Adaların imkânları kıtaların imkânlarına göre daha nisbidir. Devletlerinin sömürgeciliğe dayalı, kapitalist bir yapıya sahip olması İngiliz milletinin yaşadığı şartlarla yakından ilgilidir. Keza farklı milletler ve devletlerle çevrili olması dolayısıyla Alman devletinin militer özellikler taşıması gayet tabiidir.

Nehir boylarında, verimli ovalarda kurulmuş devletler zaman zaman istilaya uğramışlardır. Buralarda yaşayan kavimlerin çoğu toprağın nimetlerinden istifadeye devam edebilmek için istilayı kabullenmek durumunda kalmışlardır. Ya istila edenler zamanla mahalli kültürün içerisinde erimişler, yahut da istila edilenler gelenlerin yaydığı kültürün gölgesinde kaybolmuşlardır. Bu tip toplumlarda vatan asıl, devlet talidir. Dillerine "baba vatan" kavramının kolayca yerleşmiş olması da bununla ilgilidir.

Oysa kader bizi insan denizi Çin'in dizi dibinde tarih sahnesine çıkardı. Aradaki nüfus dengesizliğine rağmen devamlı Çinlilerle boğuşuyor, zorlandığımızda da bozkıra geri çekiliyorduk. Topraklarımız verimsizdi. Halkımızın çoğu hayvancılıkla geçiniyordu. Savaş ve iktisadi şartlar dolayısıyla göçerliğimiz bizde devleti ön plana çıkardı. Vatanımızı çok sık terk ediyorduk ama kimi zaman yüz binleri bulan geniş kitlelerin bir yerden koparak dağılıp kaybolmadan başka bir yere yerleşebilmesi ancak ciddi ve disiplinli bir devlet organizasyonu sayesinde mümkün olabilirdi. Kültürümüzde devletin "baba" sıfatına layık görülmesinde bu durumun tesiri büyüktür. Devlet Baba'nın koruyuculuğundaki ülkemize de "ana vatan" deriz.

Batı'ya göç edip İslamiyet'le şereflendikten sonra da bizden çok kalabalık Hıristiyan topluluklarıyla yüzleşmek zorunda kaldık. Hıristiyanlar girdikleri memleketlerde kendilerinden başka bir ümmet bırakmıyorlardı. Milletimiz varlığını devletinin varlığıyla birleştirdi. Dualarımız "Allah devlete ve millete zeval vermesin" cümlesiyle zenginleşti.

Yaramazlık yapan çocuğuna annemiz "ele güne karşı ayıp olur" der. El dediği il, yani devlet... Gün dediği kün yani millet... Annemiz, "devlete ve millete karşı ayıp yapmaktan kaçın" derken kültürümüzün devlet ve millet birlikteliğiyle yoğrulduğu ortaya çıkıyor. Kültürümüzdeki devlet fikri milletimiz için de önemlidir. Onu zedelersek yaralarımız dikiş tutmaz hale gelir.

Sıkça ifade edildiği üzere devlet ile fert arasında korkunç bir uçurum, kaçınılmaz bir çelişki yoktur. Devlet hükmi şahıstır; değerini varlık cevherinde bulunan insandan alır. İnsan ne kadar değerliyse onun için var olan devlet de o kadar değerlidir.

Şunu da unutmamak lazımdır ki devlet kurmamış birçok topluluğun halen yaşamaya devam etmesine rağmen bizim devletimiz nerede sükut etmişse milletimiz de en geç iki yüz yıl içerisinde oradan silinmiştir. Bundan dolayıdır ki devlet bizim için yeri geldiğinde hava ve su gibi bir varlık kaynağına dönüşmektedir.

07 Temmuz 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yalakalıktan nasıl kurtulunur?

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Yalnızlık hakkında birçok sözler söylenmiştir. Bunların en güzellerinden biri şudur: "İnsan başkalarından çok şey öğrenir fakat dehanın anası yalnızlıktır."

Ne çare ki yalnızlık her zaman çekilebilecek bir çile değildir; hele ki kalabalıkların arasında olursa. Kalabalıklar arasındaki yalnızlık, ıssız yerlerdeki bir başınalığa göre katmerlidir. İnsan ağaçla, ırmakla, nebatatla, hayvanatla dostluk kurar fakat kalabalığın içinde kendisine dost bulamayabilir. Onun için bir şey ifade etmeyen her ses ve görüntü yalnızlığını artırır. Yalnızlık zehirden yapılmış bir ilaç gibidir; tahammül edebilene ihsanı boldur.

Geleceğini görüp de "benim yurdum yalnızlıktır" diye çığlık atan Nietzsche yalnız kalabilmek ümidiyle çırpınır; Alpleri aşar, sayısız şehirler dolaşır. Kendi sesini anlayabilecek bir kulak arar. Her defasında biraz daha yorulmuş, yaralanmış ve bitkinleşmiş olarak yurduna döner; yani yalnızlığa... Yalnızlık onu pişirir, yeni kalıplara döker, yeni iklimlerin kaşifi yapar ve çağdaşlarından uzaklaştırıp daha elim bir yalnızlığa sürükler. Ömrünün sonuna doğru bütünüyle yalnız kalışını Stefan Zweig şöyle tasvir eder: "Hiçbir keşiş, hiçbir çöl münzevisi, hiçbir aziz heykeli bu kadar terk edilmiş değildi. Çünkü onların, o inanç delilerinin, Tanrısı vardır. Oysa bunun, bu Tanrı katilinin, artık ne tanrısı ne de insanı vardır. Kendini kazandığı ölçüde Dünyayı kaybeder, dolaştıkça çevresindeki çöl büyür."

"Benim sözüm bu kulaklar için değil" diyen sisli iklimlerin muzdarip çocuğu geleceğin türküsünü söyler, acılarını dile getirir. Ne talihsizdir ki onu kimse anlayamamaktadır. Refah peşindeki Batı'nın dünyasını şekiller ve arzular dokumaktadır. Müşahhas varlıklar kalabalıkların karnını doyururken onun muhayyilesini boğmaktadır. Zira o, şekil ve arzuların insanı zehirlediğinin farkındadır. "Üstün İnsan"ıyla bunlara savaş açar, çağdaşlarının peşinde koştuklarını elinin tersiyle arkasına iter. O, erdem gibi, bize şahsiyet libası giydiren mücerretliklerin peşindedir. Mücerredi kavrayan müşahhasa ulaşabilir, fakat müşahhastan yola çıkan bir süre sonra onun esiri olur. O, kanatlanıp hür olmak istiyordu. Bu isteği onu çevresindekilerle karşı karşıya getiriyor, onları kendisine hasım kılıyordu. Dostları seyreliyor, kalem ve kağıttan ibaret kalıyordu.

Çok değer verdiği aziz dostu Wagner dahi onu terk etti. Aldığı darbeler sıradan fanileri bir daha kalkmamak üzere yere sererdi ama onun kişiliğini çelikleştirdi. Yılmayı kendisine yakıştıramadı. Yazmayı sürdürdü. Zira ancak eserleriyle anlaşılacak, çevresinde gerçek dostlardan oluşan bir küme toplayabilecekti. Heyhat! Bunların hiçbiri gerçekleşmedi. En yakınındakiler anlayamadıktan sonra kalabalıklar onu nasıl anlayacaktı. Eserleri satılmıyor, yayıncılar yazdıklarını yayınlamaya yanaşmıyordu. Kitaplarını neşrettirebilmek için çok zor şartlarda biriktirdiği paralarını sarf etti. Eserlerinin satılması bir yana çevresinde hediye edebileceği kimse de kalmamıştı.

Zerdüşt'ün dördüncü bölümünü yazdığı sırada, yani yazarlığının zirvesindeyken, o kadar yalnızdı ki Batı düşüncesine yıldırım gibi düşen o şaheserini ancak kırk nüsha bastırabildi. Yetmiş milyonluk Almanya'da sadece yedi kişiye hediye edebildi. Onların da okuyacağından şüpheliydi. Overbech'e gönderdiği nüshaya yazdığı şu cümle o anki ruh halini aksettiriyor: "Eski dostum! Bir başından bir sonundan oku, aklını karıştırma, sıkılma. İyi niyetinin gücünü topla benim için. Kitabın tamamı sence çekilmez ise de belki yüz sayfası öyle değildir."

Belki de kimse ışığı insanlığın bu talihsiz çocuğu kadar aramadı. Öldü ama bugün bile eserlerini farklı dillerde yüz binlerce kişi okuyor. Okuyanlar anlıyorlarsa aydın, yani "uçurumun kenarında dans eden insan" olurlar. Aydının biricik vasfı tekamül etmiş bir vicdana sahip olmak ve onun sesini duymaktır. Ancak bu özelliğe sahip olanlar zalime, güçlüye yalakalık yapmazlar. Bedeli ne olursa olsun hakkın, mazlumun yanında yer alırlar.

08 Aralık 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tarihle Oynamak

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Bütün milletlerin gelecekleri mazilerinde saklıdır. Tarih, milletlerin imkan ve karakterlerini sakladıkları bir hazine odası gibidir.

Bir milletin tarihi o milletin hafızasıdır. Sağlıklı bir hafızaya sahip olan milletler sağlıklı olmaya namzettir. Şüphesiz bir milletin bünyesinde türlü zayıflıklar ve arızalar olabilir. Bu nakisalardan kurtulmak için tarih tek başına yeterli de olmayabilir. İyileşmek ve güçlenmek için başka unsurlara da ihtiyaç duyulur. Fakat milletlerin sağlıklı bir yapıya kavuşmaları için en önemli etken, nirengi noktası milli hafızadır. Bu bakımdan milletlerle insanlar arasında benzerlik vardır. Hafızası gerçeklere istinad etmeyen milletler, psikiyatrinin sahasına giren insanları andırırlar.

Hafızası realiteyi ihtiva etmeyen bir kişi hastadır; yapmadığı şeyleri yaptığını, yaptığı şeyleri yapmadığını zannedebilir. Mazisinin aslı astarı olmayan olaylarla dolu olduğuna inanabilir. Ömründe tavuk dahi kesmediği halde, kendisini pek çok kişinin katili zannederek polisten köşe bucak gizlenebilir. Aynen bunun gibi yanlış toplumsal hafıza da milli felaketlere sebep olabilir.

Resmi tarih zaman ırmağında akan milletler için bazen zaruret haline gelebilir. Milletlerin muhataralı dönemleri olur. Böyle durumlarda yönetimi ellerinde bulunduranlar paniğe meydan vermemek için bazı konuları gizlemeyi zaruret addedebilirler. Fakat bu kesintinin uzun sürmesi, tarih algılamasının ve dolayısıyla tarihin ray değiştirmesi sonucunu doğurabileceğinden ciddi devlet adamları tedbirler alırlar. Milleti ürkütmeden, yumuşak bir tarzda gerçeklerin araştırılmasına ve bilinmesine imkan tanırlar.

Gece baskını şeklinde yaptıkları darbelerle işbaşına gelen diktatörler resmi tarihi istismar etmişlerdir. Onların idareye el koymalarını, hatta diktatörlüklerini haklı göstermek için resmi tarihin sayfalarında öyle hayali olaylar yer alır ki, okuyanın sadece dudaklarında bir tebessüm kalır. Üzücü olan şudur ki; o dönemleri yaşamamış olan körpe dimağlar yazılanların ve anlatılanların tesirinde kalabilirler. Bu diktatörlerin en büyük didişmeleri kendilerinden öncekilerledir. Onları milletin kaderine tasallut etmiş kişiler olarak gösterirlerken, kendilerine methiyeler yazdırırlar. Kendilerinden önceki devirler ebedi bir karanlığa itilerek onlarla başlayan bir milat ortaya çıkar. Bu da milleti hafızasından koparır. Millet günün birinde gözlerini bir felaketin içinde açar, eksiklerini hisseder, ama neler olduğunu bir türlü teşhis edemez; çünkü idraki silinmiş yahut yanlış yönlendirilmiştir. Böyle olduğunda yeteneklerinin çoğunu kaybetmiş bir sosyal şahsiyet olarak milletler camiasında varlığını da sürdüremez. Zaman, insanlık medeniyetinin zenginleşmesine katkıda bulunmayan milletin toprağını çoraklaştırır; onu bir girdaba sürükler. Böyle milletler için tarihin mezarlığına giden süreç başlamıştır.

Milli hafızanın karşılaştığı en ciddi tehlike zannederim ideolojik tarihtir. Guizot'a göre Fransa'yı gün ışığına çıkaran burjuvadır; dolayısıyla Fransa'nın kaderine hükmetmek sadece onun hakkıdır. Marksistler de tarih yapıcıları olarak emekçileri putlaştırırlar. Gerçek demokrasinin işçi diktatörlüğü olduğunu savunurlar. Bu tip anlayışlar milletin büyük bir çoğunluğunu yönetimden uzaklaştırır. Sadece demokrasiyi değil, toplum huzurunu da yok eder. Kişiliğini idrak eden fertler sürü misali güdülmeyi onursuzluk saymazlar mı?

Tarihi maddeciler ise tarihi ideolojik açıdan çok farklı yorumlarlar. Ona determinist bir karakter yüklerler. Komün hayatından gelen insanoğlu değişik cemiyetlerde belli aşamalardan geçmek zorundadır. Olayları da hep sınıf açısından ele alırlar. Aslında tarih ne determinist karakter taşır ne de sınıflar sosyal bünyenin değişmez vakıalarıdırlar. Gerçekle hiç ilgisi olmayan tarih anlayışıyla Ruslar mazilerini ele alınca, işte o zaman Ekim ihtilalinden daha büyük devrim yaptılar. Kiliselerine, resmi binalarına hatta evlerine bakan, Rusların üslup sahibi olduklarını görürdü. Üsluplarıyla beraber büyük adam yetiştiren potansiyellerini de kaybettiler. Komünist ihtilalinden sonra ne bir Dostoyevski'leri ne de bir Gogol'ları doğdu. Daha bu telakkinin bütün acı sonuçları derlenmedi; zira sosyal olaylar meyvelerini geç verirler. Tarih bir yaz-boz tahtası değildir. Tarihle oynamanın bir millete ne büyük felaketler getireceğini insanlık, kaderin Rusların ve benzeri milletlerin önüne koyacağı hesapta görecektir.

 

11 Ağustos 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::