Yüreği birlikte atanlar...

Komutanların Ehliyeti

18/1/2009 · Kategori: Mumtazer TURKONE

Tam 25 yıl önce, 12 Eylül askerî yönetimi, giderayak bir kanun çıkarttı. 19 Ekim 1983 tarihinde çıkan bu kanunun başlığı şöyleydi: "Türkçeden başka dillerde yapılacak yayınlar hakkında kanun".

Bu kanun 1982 Anayasası'nın 26 maddesinde yer alan "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" hükmüne dayandırılmıştı. Amaç Kürtçeyi yasaklamaktı. Sadece 8 yıl yürürlükte kalan, rahmetli Turgut Özal'ın önayak olmasıyla ilga edilen bu kanun çok garip bir kanundu. Beş maddeden mürekkep kanun insan doğasına dair imkânsız olan şeyleri istiyordu. "Türk vatandaşlarının anadili" başlıklı 3. madde, saçmalığı göstermek için yeterli: "Türkçeden başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması... yasaktır". Bu hükmün cezai müeyyidesi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıydı.

"Türkçeden başka dilin anadil olarak kullanılmasına... yönelik faaliyette bulunmak..." ne demek? Bu ibare ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için saçmalığın ötesine geçip ahmaklığın sınırlarına göz atmanız lâzım. Bu ibare Kürtçeyi, bir iletişim aracı olarak yasaklamıyor. İmkânsız olanı, cezai müeyyideye bağlıyor, anadili bütünüyle iptal ediyor. Bu ahmaklığı vurgulamak için altını çizmek zorundayım. "Türkçeden başka dilin" diye başlayıp "resmî dil olarak kullanılması" demiyor. "İletişim dili olarak" da demiyor. Hadi bunlardan da geçtik "umumî alanlarda kullanılması" da demiyor. Dikkatinizi çekerim "anadil olarak kullanılması" diyor. Peki anadil nerelerde "doğal ve kaçınılmaz" olarak kullanılır. Adı üzerinde, bu dili öğrendiğiniz annenizle konuşurken, rüya görürken, düşünürken, sayıklarken... Allah aşkına, bu yasağın kanun maddesi olarak ilan edilmesini ve bu hükmün cezai müeyyideye bağlanmasını bir kenara bırakın birilerinin böyle bir şeyi aklından geçirmesi bile ahmaklık değil mi? Gayrı insanî olmaktan, insan haklarına aykırı davranmaktan, insanların anadillerine, dolayısıyla onurlarına ve kişiliklerine saygısızlıktan bahsetmiyorum. Düpedüz ve katıksız bir ahmaklıktan söz ediyorum.

Bu ahmaklık bir askerî dikta yönetimi marifetiydi. En üst düzeydeki komutanların eseriydi. Kenan Evren, bu kanun için yıllar sonra "bir hataydı" dedi. Düpedüz ahmaklık olan bu "hata" acaba kaç kişinin hayatına mal oldu?

TRT Şeş'in açılışında konuştuğum yaşlı bir Kürt, hüzünle bana şunu söylemişti: "Bu kanal on yıl önce açılsaydı, bugün kaç kişi hayatta olurdu, biliyor musun?" Bu sözün verdiği ilhamla ben de şu soruyu soruyorum: "Geçmişte bu kanun gibi ahmakça hatalar yapılmasaydı, kaç kişi hayatta olurdu ve Türkiye bugün nerede olurdu?"

CHP lideri Baykal, TRT'nin Kürtçe yayına başlamasını "yanlış" bulduğunu söylüyor. Bu yayını "devletin etnik bir çabaya destek vermesi" olarak niteliyor ve atılan adımı "Bunlar büyük kararlar" diye eleştiriyor. Ben Baykal'ın özellikle "büyük karar" lafına takıldım. Baykal "Kürtçe yayın"ın sadece hükümete bırakılamayacak kadar "büyük bir karar" olduğunu ima ediyor.

Doğrusu şu: O kadar ahmakça kararı düzeltmek için "büyük kararlar" vermek gerekiyor.

Büyük kararlar verirken geçmişin hatalarıyla hesaplaşmamız şart. Geçmişin hatalarını masaya yatırmak ve onlarla yüzleşmek, bu hataların sahiplerinden hesap sormak, doğru ve büyük kararlarla yola devam etmenin ön şartı.

Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile büyük bir kazaya uğradı. Kurtuluş Savaşı'nı bile demokratik bir iradeye, Büyük Millet Meclisi'ne raptetmiş bir toplum, bu tarihten sonra ülke yönetme ehliyetine sahip olmayan komutanların, karşılığında ağır bedeller ödediğimiz hatalarına mahkûm oldu.

Doğru istikamette yolumuza devam etmek için geçmişin bu ahmakça hataları ile yüzleşmeli ve en başta "devleti koruma" iddiasına sahip olanların "ülke yönetme ehliyetleri"ni sorgulamalıyız. Yaşadığımız tecrübeler bize neyi anlatıyor? Sistematik bir ehliyetsizlik durumunu değil mi?

04 Ocak 2009, Pazar

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kürt milliyetçiliğinin ateşi

24/12/2008 · Kategori: Mumtazer TURKONE

Milliyetçilikle ilgili kapsamlı literatür bilgim, karşılaştığım "milliyetçi durum"ları açıklamaya yetmiyor. Öyle ya, milliyetçilik sistematik bir ideoloji olmaktan ziyade güçlü bir duygu veya eğilim.

O zaman parlayıp sönen anlarda kendini dışa vuran duygulardan, zengin ve çetrefil dünyalarından bahsetmek lâzım. Milliyetçilik güçlü bir enerji kaynağı. Cinsellik içgüdüsünü zapt u rapt altına alıp aileye ve neslin devamına yönlendirmek nasıl toplumsal yaşamın anahtarlarından biri ise; özünde saldırganlık içgüdülerini barındıran milliyetçilikten de aynı anda hem bir yığın sapkınlık veya onun yerine sınırları zorlayan pozitif bir enerji çıkartmak mümkün. Fransız İhtilali'nden bugüne dünyaya şekil veren enerji kaynağı bu ideoloji oldu. Milliyetçilikler önce milletleri icat etti, sonra aralarındaki rekabeti yönetti. 200 yıl boyunca, bu rekabetin yol açtığı savaşlarda milyonlarca insanın ölmesinin sebebi de milliyetçiliklerin doymak bilmez iştihası. Bugün de, barış için tehdit oluşturan bütün etnik çatışmaların gerisinde gözünü kan bürümüş milliyetçilikler duruyor.

Dev bir şantiyeye benzeyen Erbil'de modern bir şehir inşa ediliyor. Sokaklara taşan ve konuştuğunuz insanların sözlerine ve yüzlerine yansıyan izler, eş zamanlı olarak bir milletin inşa edilmekte olduğunu gösteriyor. Türkiye'deki "Kürt sorunu"nun çözümü üzerinde fikir yürütürken, Erbil'de hızla ete kemiğe bürünen yeni dünyayı gözlemlerken, hatta bölgemizdeki gelişmeleri öngörmeye çalışırken karşı karşıya getirip üzerine eğilmemiz gereken bir ana aks var. Bu aksın bir ucunda Türk milliyetçiliği, diğer ucunda da Kürt milliyetçiliği duruyor. Belki daha geniş bir ölçekte üçüncü bir merkezkaç gücü olarak bu aksa Arap milliyetçiliğini eklemek lazım. Her biri kendi içinde sorunlar, hatta düpedüz hastalıklar barındıran bu milliyetçilikler, üzerine yerleştikleri coğrafyayı bulundukları yöne çekmeye yani kendisine mal etmeye çalışırken paramparça ediyor. Milliyetçiliklerin dayattığı hayat Ortaçağ işkencelerine benziyor. Boyu kısa olanları merdane ile çekip uzatmaya, uzun olanları ise tepesine vura vura kısaltmaya, yani kendisine benzetmeye çalışıyor. Ama hiçbiri göründüğü gibi değil. Bütün bu saldırgan milliyetçiliklerin örtmeye çalıştığı bir zavallılık duruyor orta yerde. Alın birini vurun ötekine. Geçen hafta Erbil'de nabzını tuttuğum milliyetçilik, tıpkı Türk milliyetçiliği gibi korkularla malûl. Mezarlıktan geçerken ıslık çalmak gibi.

Her şey belirsiz. K.rak'ı camdan bir fanus gibi koruyan ABD, bölgeden çekilmeye hazırlanıyor. Dört yanı düşmanlarla çevrili küçük bir Kürt devleti, yaşamak için daha fazla milliyetçiliğe ihtiyaç duyuyor. Kürt milliyetçiliği Arapları ötekileştirerek kendi sesini ve kimliğini oluşturmaya çalışıyor. Saddam'ın 1983'te 180 bin Kürt'ü idam ettiği "Enfal katliamı", Kürtlerin ABD askerleri ile birlikte Felluce'de giriştiği katliamın gerekçesine dönüşüyor. Araplar Kürtleri ABD işbirlikçisi, Kürtler ise Arapları kıdemli katilleri olarak görüyor. Yol açtığı sonuç ise derin bir güvensizlik. Bölgenin geleceğine dair belirsizlik bu güvensizliği bunaltıcı bir cehenneme dönüştürüyor. Milliyetçilik, bu cehennemden kurtulmanın çıkışı ve başka bir cehennemin girişi. Ama tablo bu cehennemlerden ibaret değil. Bölge sadece etnik milliyetçiliklere değil, mümkün olan en küçük bileşenlerine ayrılıyor. Savaşın ortasında kalanlar kendilerini bulabildikleri en yakın sığınaklara atma telaşındalar. Bunlar ise, cemaatçi geleneğin yaşattığı daha küçük örgütlenmeler. Aşiretler, tarikatlar, dinî cemaatler bu güvensiz ortamın panzehirine dönüşüyor. Ama etnik yapı, milliyetçiliğin kaba araçları ile yönetilemeyecek kadar karmaşık. Kuzey Irak'taki Kürtlerin % 70'i Sorani, % 30'u Kurmanç Kürtçesi konuşuyor. İkisini sayın ki, Anadolu Türkçesi ile Kırgızca. K.Irak'ın patronu olan Barzanî Kurmanç olmasına rağmen, resmî devlet dili olarak Soranî yerleşiyor. Hatırı sayılır bir nüfusa sahip olan başta Türkmenlerin sonra Sabîlerin, Keldanî, Asurî ve Yezidîlerin barış içinde yaşatılması, milliyetçiliğin dar kalıplarına sığdırılacak bir iş değil.

Beşerî coğrafyanın icapları

Türkiye'de resmî devlet görüşü, daha doğrusu resmî devlet korkusu Kuzey Irak'ta kurulacak bir Kürt devletinin Türkiye'yi de parçalamaya sürükleyeceği istikametinde. PKK'nın bu topraklardan güç alarak giriştiği saldırılar bu korkuya inandırıcılık da kazandırıyor. Kuzey Irak'taki fiilen bağımsız Kürt otoritesine karşı istikrarsız ve düşmanca politikaların arkasında bu korkular yatıyordu. Bu düşmanlığın gerekçesi ise Türk milliyetçiliği tarafından tanımlanan Türk devletinin çıkarları. Dar bir etnik-ulus anlayışına dayalı millî çıkar tanımı, aslında bölgenin fiilî durumunu kuşatamıyor. Kuzey Irak toprakları, Türkiye'nin beşerî coğrafyasının bir parçası. Beşerî coğrafyanın ihtiyacına cevap vermeyen bir politika, dönüp gelip sizi vuruyor. Türk ve Kürt milliyetçileri yan yana mezarlıktan geçiyor ve farklı melodilerle ıslık çalıyorlar.

Türkiye'nin bölgeye yönelik politikasında önemli değişiklikler var. Türkiye, özerk Kürt yönetimi ile yakınlaşmak için bazı adımlar atıyor. Bu adımlar, Iraklı Kürtler tarafından heyecanla karşılanıyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ziyaret lafı bile büyük bir rüzgâr estirmiş. Küçük adımlarla değişen havanın gösterdiği ana sorun: Kuzey Irak'ın Türkiye dışında çıkış yeri yok. Türkiye'nin değişen politikası beşerî coğrafyanın icaplarına uyuyor. Türkiye, Kuzey Irak'ta Kürtlerin burnunu sürterek, kendi Kürt vatandaşlarının da antipatisini kazanmak yerine; beşerî coğrafyasına sahip çıkarak hem sınırları dışında hem de içeride huzurun kapısını aralıyor.

DTP heyetinin bayramda Kuzey Irak'a yaptığı resmî ziyaret, aslında bu yakınlaşmanın yol açacağı sonuçlar hakkında ipuçları veriyor. Ahmet Türk, ısrarla Barzani'nin kendileri ile aynı görüşte olduğunu vurguluyor. Belki bu "aynı görüş"ün en provokatif kısmı, DTP ile Kuzey'deki Kürt otoritesinin birlikte bir "Kürt kongresi" toplamaya girişmesi. Peki doğru mu? DTP, dar alanda incelikli bir "diplomasi" yürütmeye çalışıyor. Kuzey Irak'a yönelik "diplomasi atağı"nın sebebi ise Türkiye ile Kuzey Irak bölgesel yönetimi arasındaki yakınlaşmayı sabote etmek. Talabani'nin CNN Türk'e söylediği, iki anlama çekilecek sözler bile Kuzey Irak'taki havayı yansıtmıyor. Erbil'de KDP'nin yayın organı olan Kurdishglobe'un editörü, DTP'nin bu ziyareti hakkında Azad Aslan imzasıyla gazetede yer alan editoryal yorumu bana gösterdi. KDP'nin resmî politikası, DTP'yi PKK ile arasına mesafe koymaya zorlamaktan ibaret. Okuduğum yorumda, DTP'nin dar politik çıkarları ile "Kürt ulusal hareketi"nin çıkarları arasındaki uyumsuzluk vurgulanıyor. Yani? Kuzey Irak'taki Kürtler DTP'nin çizgisinden rahatsız. Neden? Türkiye'nin Kuzey Irak'a yaklaşmasını engellediği için. Çıkartılacak tek sonuç: DTP, Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki yakınlaşmayı, araya kendisini koyarak engellemeye çalışıyor. Fatih Çekirge'nin Hürriyet'te yaptığı yorum gibi, DTP'nin bu engelleme çabasına destek olan devlet içi bir lobi de mevcut. Tam bu noktada, Kuzey Irak'ın en donanımlı gazetecisi Rabwar Kerim'in gündeme getirdiği konu, yakınlaşmaya devlet içinden karşı çıkanları yere serecek kadar önemli. Konu KDP ve KYP ile birlikte teslim alınan 3 bin PKK'lının serbest bırakılması meselesi. Konuya vakıf olanlar, Kerim'in gündeme taşıdığı bu olayın ne tür mesajlar içerdiğini biliyor.

Vardığım sonuç şu: Bölgenin nabzını, bu arada Kürt milliyetçiliğinin ateşini tayin eden güç Türkiye. Korkunun, ve güvensizliğin eseri olan bu milliyetçilik türünü tehlike olarak görmek yerine rehabilite etmek lâzım. Bunun önşartı ise, kendisi de korkulara esir olan Türk milliyetçiliğinin dar perspektifinden uzaklaşmak. Milliyetçilikler korku halini bir miktar gideriyor, ama somut sorunları çözmüyor, tersine derinleştiriyor. Bütün bölgede, etnik çözülmeyi ve düşmanlıkları durduracak ve beşerî uyumdan bir siyasî güven ortamı çıkartacak politikalara ihtiyaç var. Bunun için Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesi lâzım. Türkiye'nin kendi içindeki Kürt sorununu çözeceği adreslerden biri K.Irak. K.Irak'ın boğuştuğu devasa sorunlarla baş etmesini ve en çok ihtiyaç duyduğu şeyi, geleceğe güvenle bakmasını sağlayacak güç ise Türkiye. Türkiye için ölçü şu olmalı: K.Irak'taki Kürtleri, Azerbaycan veya Türkmenistan'daki Türklerle bir ve aynı görmek. Bu görüş açısını yakalamak, Türkiye'nin Kürt sorununu çözmenin de anahtarı.

 

24 Aralık 2008, Çarşamba

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!