Yüreği birlikte atanlar...

Gün doğmadan önce

16/12/2008 · Kategori: Rasim OZDENOREN

Gün doğarken öldürülen yüzbinlerce insan, zindanların korkunç duvarları, toprağı duman duman bir Avrupa, milyonlarca ceset, hepsi aynı Avrupa'nın çocukları, bütün bunlarla ne kazandık? Birkaç yeni düşünce ki, onların da, kimilerimizin daha iyi ölmesine yardım etmekten başka bir yararı olmayacak belki. Evet, bu, umut kırıcı bir şeydir. Ama biz, bunca haksızlığa layık olmadığımızı kanıtlamak istiyoruz.”

Albert Camus, bu sözleri İkinci Dünya Savaşı sırasında söylüyor. Bir Alman dostuna yazdığı mektupta…

Fakat aynı cümleyi biz bu gün güya savaş ortamı dışında yaşayan bir ülkenin insanı olarak kursak yadırganır mı?

Ölüm üzerine düşünmek, onun hakkında fikir sahibi olmak, bu bağlamda ölümle haşır neşir olmak bir şey, fakat her an öldürülme korkusuyla yaşamak çok daha başka bir şey…

Dostoyevski, tam da bu bağlamda ölüm cezasının adil olmadığını ileri sürüyordu. Cinayet olayında maktul bir kerede öldürülür; ölüm, maktulün beklediği bir sonuç değildir. Ölüm gelir ve biter. Oysa, diyordu o, ölüm cezasıyla yargılanan biri her gün ölümü bekleyerek hayatını sürdürür. Dolayısıyla o, her an ölür ya da öldürülmüş olur. Ne ki, burada, insanların yaşadığı ortamın onları suça hazırlayıp hazırlamadığı sorguya çekilmeden ceza (kısas) üzerine karar vermenin doğru olmadığı kanısındayım.

Savaşın ölümcül ortamından çıktıktan sonra insan kendini bir başka dünyaya adamak isteyecekti belki. Belki. Ne ki, bu belki birden farklı bir gerçeğe dönüştü ve savaş ortamı birden fuhşun ve zinanın ve öldürmenin sokak ortasında işlendiği bir modern zaman yaşantısına dönüştü. Bütün bu istenmeyen olayların ardında, biz hâlâ geçtiğimiz yüzyılın çehresini karartan iki büyük dünya savaşının izinin bulunduğunu söyleyebiliriz. Bunlar, bir bakıma artçı şoklar.. sarsıntı birden durmuyor. Yavaşlayarak, alıştırarak duruyor. Artçı sarsıntıların her biri kendine özgü hasarı da terkisinde sürüklüyor.

70 yıl önce milyonlarcasından bahsedilen ceset sayısı acaba şimdi kaça yükseldi dersiniz? Kore, arkasından Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Vietnam, İran/Irak savaşı, Körfez savaşı, şimdi sürmekte olan Irak işgali, Afganistan'ın ilkin Ruslar, arkasından Amerikalılar tarafından işgali, ve daha neler neler.. acaba ceset sayısı kaç milyona yükseldi? Postmodern dönemin bir özelliği de olayları sayıların mihengine vurmaktan kaçınmak mıdır acaba? Modernlikten tevarüs edilmiş sayı fetişizmi terk mi ediliyor dersiniz?

İnsanlık, ilerde geçmişiyle övünürken arkasında bıraktığı ceset sayısına mı dayanmak isteyecek? Bütün bu döküntüler, bu zina, fuhuş, hırsızlık, emniyeti suiistimal, alkolizm, AIDS.. bu iki dünya savaşının artıkları mı insanlığın övüncü olacak? Ceset sayısı mı kazanç sayılacak? Yoksa sayıyı göz ardı edip ceset toplamına yığın mı denilecek?

Kazanç sayılan birkaç kıtipiyoz düşünce kırıntısı için değer mi?

Yoksa ceset sayısını yüz karası sayacak olan yeni bir günün doğmasını mı bekleyeceğiz? Gün doğmadan önceki zaman dilimi mi yaşanıyor şimdi, nedir?

Belli mi?

Henüz doğmamış günün doğup doğmayacağı belli mi?

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kutsallık asal referansından kopartılınca

16/12/2008 · Kategori: Rasim OZDENOREN

Geçenlerde Taraf Cuma'da ilgimi çeken bir haber yayınlandı: "Morrison'un Mezarı Aşk Mabedi Oldu" başlığını taşıyan haber şuydu (kısaltılarık):

"... 37 yıl önce 27 yaşındayken yüksek dozda uyuşturucu alması nedeniyle Paris'te hayatını kaybeden efsanevi The Doors grubunun solisti Jim Morrison, şehirdeki ünlü Pere Lachaise mezarlığına gömülmüştü. Mezar, sanatçının ölümünden bir süre sonra Morrison hayranlarının uğrak yeri haline geldi. The Doors hayranları kalabalık gruplar halinde toplanıp, mezarı ziyaret ediyorlar. Bu durum zamanla mezarlığın, duvarlara yazılmış grafitiler, şiirler, içki şişeleri, çiçekler, mumlar ve hatta iç çamaşırları ile dolu bir yer olmasına sebep oluyor../Hayranların çoğu, mezarlıkta şarkı söyleyip gitar çalarak ve sigara içerek uzun süre vakit geçiriyor; bu durum aynı mezarlıkta gömülü olan insanların yakınlarını uzun süredir rahatsız ediyor. …/Rock yıldızının gömülü olduğu Pere Lachaise'da, Oscar Wilde, Chopin, Honore de Balzac, Sarah Bernhardt ve Edith Piaf gibi ünlü sanatçıların mezarları da bulunuyor." (Taraf Cuma, 3 Ekim 2003, s.3).

Hayranları, ölmüş bir sanatçıya sevgilerini sunmak istiyor. Bu, doğal bir yönseme olarak kabul edilebilir, edilmelidir. Ne ki, sevgi sunmanın yöntemi şaşırıldığında insanlar onu nasıl eda edebilecekleri hususunda ciddi bir şaşkınlığa düşüyor. Tıpkı cenazenin arkasından alkış tutmak gibi, hiçbir gelenekte yeri bulunmayan tuhaf ayinlerin icat edilmesi gibi.

Aslında asal geleneğin asal uygulamasına müracaat edilebilse bu türden tuhaflıkların yaşanmasına mahal bulunmaz. Seküler kafa yapısına rağmen, insanın doğasından fışkıran bir yönsemeyle bir şeyler yapma ihtiyacı onu bu türden köksüz, anlamsız ritüeller icat etmeye sevk ediyor.

Kimi putperestliklerin kökeninde bu asılsız ritüellerin yer aldığını düşünmek mümkün hale geliyor.

Asal gelenek unutuluşa terk edilince onun yerini uydurma ritüeller alıyor.

Ölenin arkasında elleri sarkıtıp sessizce beklemek, cenazede alkış tutmak, mezar taşlarına çaput bağlamak ya da mezarı kökten iptal etmek kabilinden tersinden uydurulan diğer sahte ritüeller gibi…

Ölenin arkasından bağrışarak ağlamak ne denli sakil ise elleri sarkıtıp sessizce beklemek de onun karşıt eylemi olarak o denli sakil…

Oktavya Paz, bir Meksika fiestasından bahseder. Şair bu fiestayı şöyle betimliyor: Bu fiestada düzen kavramı tümüyle ortadan kalkar, onun yerine kargaşa gelir ve her şeye izin verir. Her şey başkalaşır, toplumsal, cinsel, kültürel, ırksal ve tecimsel ayrımların ortadan kalkmasıyla geleneksel katmanlar yıkılır. Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler kölelere, yoksullar zenginlere dönüşür. Askerlerle, rahiplerle, yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur. Her önüne gelenle cinsel ilişki kurulabilir. Bazen de fiesta bir "kara ayine" dönüşür (kara ayin, yani, şeytanın, kötü ruhların kutsandığı ayin). Kurallar, alışkanlıklar, gelenekler çiğnenir. Kısacası toplumun normal haldeki düzeni alt üst olur. Güya böylece toplum fiesta yoluyla kendini zincirlerinden kurtarır, benliğini yadsımış olur. İyi ile kötü, gün ile gece, kutsal olanla kutsal olmayan... her şey karşıtıyla birleşir.

Bu uygulamanın başlangıçta belki asal gelenekten gelen bir kaynağını bulmak mümkün olabilir. Fakat zamanla kaynak unutulduğu gibi uygulanan ritüel de çığırından çıkıp gitmiştir. Başta zikrettiğimiz mezar ziyaretininse kutsala referansta bulunan bir geleneğinin olmadığı aşikâr görünüyor; fakat uygulama zamanla öyle bir sapınca uğrayabilir ki, sanki kökeninde kutsallığa matuf bir işaret varmış sanılabilir.

Bazı kabir ziyaretlerinin giderek tapınmaya dönüştüğünü görmüyor muyuz?

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Yarasa

16/12/2008 · Kategori: Rasim OZDENOREN

Yarasalar kördür, fakat gene de ışıktan hoşlanmazlar. Karanlıkta avlanırlar. Adam, durumun aydınlanmasını istemiyor.

O, karanlıkta avlanmaya alışmıştır.

Mahkemeler karanlık durumu aydınlatıp ne olup ne olmadığını ortaya çıkarmakla yükümlüdür, değil mi?

Fakat o, mahkemenin bu aydınlatma işini ne ölçüde yapacağını soru konusu ediyor.

Gerçi mahkemeler de her zaman durumun aydınlatılmasını sağlayamayabiliyor. Fakat böyledir diye onun önünü kesmek mi gerekir? Çamur atmak, iş gören mercileri şaibeli duruma düşürmek mi gerekir?

Elbette insanla yarasayı bir düzleme getirmenin yanlışlığını ve burada yarasaya haksızlık yaptığımı biliyorum. Çünkü yarasa tabiatı icabı karanlıkta iş görür. Çünkü onun gözü yoktur veya varsa bile aydınlıkta görmez. Yarasa doğası icabı karanlıkta çalışır. Onun ses duyargaları gecenin sessizliğine ayarlıdır. O, bir böcek kıpırdanışını insan kulağının duymayacağı bir hassaslıkla işitebilir. Fakat onu işitebilmesi o böceğin kıpırdanışından çıkan frekansın başka sesler tarafından ihlâl edilmemesine bağlıdır. Bu iş de ancak gecenin sessizliğinde gerçekleşebilir. Gündüzün envaiçeşit sesi, gürültüsü arasında yarasanın avı durumundaki böcek kıpırtısının tınısı yarasanın kulağına erişmez, erişse de algılanamaz.

Ama yarasaya özenip karanlıkta iş yapmaya kalkışan ya da ortalığın karanlıkta kalmasını yeğleyen insan, bu işi doğasının gereği olarak değil, fakat çıkarı öyle gerektirdiği için gerçekleştirdiğinden, burada, araya insanın niyeti ile ilgili bir başka faktör girmektedir. O da, bize, bu niyetin iyi mi, yoksa kötü mü olduğunu bilmemizi istetir.

Adalet, şayet, bir şeye veya bir kişiye ait olanı ona vermekse, onu ait olduğu yere teslim etmek gerekir. Ne ki, bundan rahatsızlık duyanlar çıkabilir.

Adaletin yerine getirilmesinden rahatsızlık duyanlar bu duygularını açığa vurmaktan da kaçınacaklardır. Çünkü onların durumu fesatçılıktır. Kimse, adının fesatçıya çıkmasını istemez. Fesatçının kendisi bile…

İşte tam da bu noktada, bazılarının niçin karanlıkta iş görmeyi yeğlediği açığa çıkar. Fesatçı, bu yüzünün aydınlıkta seçileceğini düşünür. Oysa o, fesatçı yüzünü başkasından gizlemek ister. Yüzünün karanlıkta kalmasını sağlamaya çalışır.

Hak yerini bulduğunda hakka bağlı kişi sevinir, fesatçıysa korkudan titrer. Haklı ile fesatçının farkını ikisi arasındaki bu tavır farkından çıkartırız.

Bir mahkeme kararı sürecinde kim hakkın ortaya çıkmasını istiyor, kim hak ortaya çıkacak diye korkudan titriyor?

Gören göz, bu iki ucu görüyor. Görmeyen ya da görmek istemeyense, yalnızca korkudan titreyenlerdir.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Bir örnek kıyafet bir örnek kafa yapısı

16/12/2008 · Kategori: Rasim OZDENOREN

İlkin acaba giyim kuşamda mı başladı birörnekleşme? Konfeksiyon gömlek, konfeksiyon elbise.. bu işin öncülüğünü mü yaptı diyelim?

Ayakkabılarımız birörnekleşti.

1950'li yıllarda gerçi konfeksiyon ayakkabılar yok değildi. Sümerbank mamulü ayakkabılar sanıyorum '40'lı yıllarda bile üretiliyordu. Sağlam, tok, kaba ve sert bir ayakkabı modelini hatırlar gibi oluyorum. Fakat onlar pek yaygın değildi.

Okulda pek az çocuğun ayağında şoson vardı. Ama bu şosonlar, kumaş veya ince deriden, çoğunlukla düz topuklu, ayağı bütünüyle saran türden bir ayakkabı değildi. Onların taklidiydi, lastiktendi.

Lastik şosondan daha yaygın olanı Gislaved marka lastik çizmelerdi.

Daha sonra trençkotları gördük. Trençkotlar ilkin Amerikan gangster filmlerinde esas oğlanın üstünde göründü. Esas oğlan genelde trençkotunun yakasını kaldırmış olarak giyerdi. Kafasında fiyakalı bir fötr şapka, ağzında mutlaka yarısı içilmiş, alt dudağından sarkan bir sigara… Bu tipin kült figürü Humpry Bogart idi. Daha sonraları komiser Colomb tiplemesinde seyrettiğimiz Peter Falk: 1970'li, 80'li yıllarda, onun eski, buruşuk, hırpani trençkotu gözdeydi…

1940'lı, hatta '50'li yılların ilkokul (şimdiki ilköğretim) öğrencileri krizet adı verilen tuhaf bir gri renkteki birörnek önlükleri iyi anımsarlar. İlkokul öğrencilerinin üniforması o tuhaf kumaştandı. Onun bir derece kalitelisi siyah saten önlüktü, fakat onu kız sanat okulu öğrencileri giyerdi.

Ortaokuldan itibaren de kız veya erkek öğrenci şapka giymek zorundaydı. Şapkaların kasnağı her okulunun kendi rengini taşıyan kurdeleyle bandajlanmıştı. Ve üniforma olarak giyilirdi. Düz lise öğrencilerinin şapka kuşağının rengi sarıydı. Yeşil sanat okulu öğrencilerine, kırmızı da ticaret lisesi öğrencilerine mahsus üniforma rengiydi.

Bu kılık kıyafeti itici ve sıkıcı bulduğumuzu söylemeyeceğim. Bilakis çekici gelirdi. Çünkü krizet önlüğün ya da okula mahsus şapkanın öğrenciye bir ayrıcalık getirdiğini düşünürdük. Bu giyim tarzının o tarihte faşizme veya komünizme göndermede bulunan bir birörnekliğin simgesi olabileceğini nereden bilelim?

Giyim kuşamdaki birörneklik acaba giderek kafa yapımıza da siniyor muydu? O giyim kuşam tarzı, aynen kafaların içini de birörnekleştirmeye mi dönüştürüyordu?

"Yerli malı Türk'ün malı/Herkes onu kullanmalı" diye başlayan marş tarzı okul şarkısını sanırım en iyi kardeşim Alaeddin'le ben söylüyor olmalıyız ki, belli bir derste öğretmen ikimizi tahtaya kaldırıp o şarkıyı söyletirdi.

Sonra yıllar geçti.

Artık birörnek giyim kuşam devlet zoruyla değil, fakat fabrikasyon üretimin gönüllü izleyicileri olarak yetişmiş olan yurttaşlar tarafından kendiliğinden yürürlüğe konuldu.

1970'li yıllardan başlayarak TV yayınlarının dünyada girmediği ülke kalmadı. Ve bütün dünya nüfusu amorf kalabalıklar haline dönüştü. Artık herkes aynı kaynaktan beslenen insanlar oldu. Birinin bildiğini herkes bilir hale geldi. Fakat herkesin bildiği şeyin konusu nedir? İşte cevabı: kimin eli kimin cebinde, kim kimi seviyor, kim kiminle itişip kakışıyor?

İnsanlar artık dünya çapında paylaşılan dedikoduları öğreniyor. Evlenmeler dünya kamuoyunun önünde gerçekleştiriliyor. Kepazelikler, kutlamalar.. her şey, zina, fuhuş, tecavüz, hırsızlık, ziyafet, fabrika açılışı, iflas, zenginlik, her şey.. herkesin, yani bütün dünya insanlarının müşahedesi altında icra ediliyor.

Bu, birörnekleşmeden de ileride duran bir tablo. Bu başka, tuhaf, alışılmamış, fakat alışmamız istenen bir şey. Alışacak mıyız ya da daha alışmadık mı? İstesek de istemesek de alışmak zorunda mı bırakılacağız?

Fakat galiba bu birörnek kafa yapısı, tıpkı birörnek kıyafet gibi bir ucundan yırtılmaya başlıyor. Özgürleşme talebi yoğunlaştıkça bireyleşme ve kişiselleşme de olgunlaşacak. Millet dilediği kıyafetle dilediği yere girip çıkmakta kendini özgür hissedecek.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!