Hislene hislene bu hale geldik
21/1/2009 · Kategori: Ahmet Turan ALKAN
Bu kanun 1982 Anayasası'nın 26 maddesinde yer alan "Düşüncenin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz" hükmüne dayandırılmıştı. Amaç Kürtçeyi yasaklamaktı. Sadece 8 yıl yürürlükte kalan, rahmetli Turgut Özal'ın önayak olmasıyla ilga edilen bu kanun çok garip bir kanundu. Beş maddeden mürekkep kanun insan doğasına dair imkânsız olan şeyleri istiyordu. "Türk vatandaşlarının anadili" başlıklı 3. madde, saçmalığı göstermek için yeterli: "Türkçeden başka dillerin anadil olarak kullanılmasına ve yayılmasına yönelik her türlü faaliyette bulunulması... yasaktır". Bu hükmün cezai müeyyidesi ise 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezasıydı.
"Türkçeden başka dilin anadil olarak kullanılmasına... yönelik faaliyette bulunmak..." ne demek? Bu ibare ne anlama geliyor? Bu soruya cevap vermek için saçmalığın ötesine geçip ahmaklığın sınırlarına göz atmanız lâzım. Bu ibare Kürtçeyi, bir iletişim aracı olarak yasaklamıyor. İmkânsız olanı, cezai müeyyideye bağlıyor, anadili bütünüyle iptal ediyor. Bu ahmaklığı vurgulamak için altını çizmek zorundayım. "Türkçeden başka dilin" diye başlayıp "resmî dil olarak kullanılması" demiyor. "İletişim dili olarak" da demiyor. Hadi bunlardan da geçtik "umumî alanlarda kullanılması" da demiyor. Dikkatinizi çekerim "anadil olarak kullanılması" diyor. Peki anadil nerelerde "doğal ve kaçınılmaz" olarak kullanılır. Adı üzerinde, bu dili öğrendiğiniz annenizle konuşurken, rüya görürken, düşünürken, sayıklarken... Allah aşkına, bu yasağın kanun maddesi olarak ilan edilmesini ve bu hükmün cezai müeyyideye bağlanmasını bir kenara bırakın birilerinin böyle bir şeyi aklından geçirmesi bile ahmaklık değil mi? Gayrı insanî olmaktan, insan haklarına aykırı davranmaktan, insanların anadillerine, dolayısıyla onurlarına ve kişiliklerine saygısızlıktan bahsetmiyorum. Düpedüz ve katıksız bir ahmaklıktan söz ediyorum.
Bu ahmaklık bir askerî dikta yönetimi marifetiydi. En üst düzeydeki komutanların eseriydi. Kenan Evren, bu kanun için yıllar sonra "bir hataydı" dedi. Düpedüz ahmaklık olan bu "hata" acaba kaç kişinin hayatına mal oldu?
TRT Şeş'in açılışında konuştuğum yaşlı bir Kürt, hüzünle bana şunu söylemişti: "Bu kanal on yıl önce açılsaydı, bugün kaç kişi hayatta olurdu, biliyor musun?" Bu sözün verdiği ilhamla ben de şu soruyu soruyorum: "Geçmişte bu kanun gibi ahmakça hatalar yapılmasaydı, kaç kişi hayatta olurdu ve Türkiye bugün nerede olurdu?"
CHP lideri Baykal, TRT'nin Kürtçe yayına başlamasını "yanlış" bulduğunu söylüyor. Bu yayını "devletin etnik bir çabaya destek vermesi" olarak niteliyor ve atılan adımı "Bunlar büyük kararlar" diye eleştiriyor. Ben Baykal'ın özellikle "büyük karar" lafına takıldım. Baykal "Kürtçe yayın"ın sadece hükümete bırakılamayacak kadar "büyük bir karar" olduğunu ima ediyor.
Doğrusu şu: O kadar ahmakça kararı düzeltmek için "büyük kararlar" vermek gerekiyor.
Büyük kararlar verirken geçmişin hatalarıyla hesaplaşmamız şart. Geçmişin hatalarını masaya yatırmak ve onlarla yüzleşmek, bu hataların sahiplerinden hesap sormak, doğru ve büyük kararlarla yola devam etmenin ön şartı.
Türkiye, 27 Mayıs darbesi ile büyük bir kazaya uğradı. Kurtuluş Savaşı'nı bile demokratik bir iradeye, Büyük Millet Meclisi'ne raptetmiş bir toplum, bu tarihten sonra ülke yönetme ehliyetine sahip olmayan komutanların, karşılığında ağır bedeller ödediğimiz hatalarına mahkûm oldu.
Doğru istikamette yolumuza devam etmek için geçmişin bu ahmakça hataları ile yüzleşmeli ve en başta "devleti koruma" iddiasına sahip olanların "ülke yönetme ehliyetleri"ni sorgulamalıyız. Yaşadığımız tecrübeler bize neyi anlatıyor? Sistematik bir ehliyetsizlik durumunu değil mi?
| Milliyet yazarı Güngör Uras, ABD Başkanı Obama için düzenlenen törende yaşanan hamâsî anların, Türkiye'de tekrarlanması halinde büyük tartışmalar yaşanacağını imâ eden dünkü yazısında şu fikri öne sürdü: "Ne yazık ki, biz milli birliği koruma becerisini kaybediyoruz. | |
Politikacılar iktidar mücadelesi uğruna, bu ülkede milli birliğin ve toprak bütünlüğünün sembolü olan askeri sindirmeye, bu ülkenin kurucularının rüyalarını ve hedeflerini unutturmaya, dil-din ayrımına yol açan politikalar uygulamaya başladı. Ülkenin kurucusu Mustafa Kemal'den söz etmek, üniformalı askerlerin ortalıkta dolaşması, Türk bayrağının dalgalandırılması, toprak bütünlüğünün savunulması suç sayılır oldu. Ve bu iktidar mücadelesi içinde krizin ülke ekonomisi ve halk üzerindeki ezici baskısına çare aramaya iktidardakiler vakit bulamıyor. Ve de ne yazık ki, işte bu "ahval ve şerait" karşısında, Türkiye'yi yönetme sorumluluğunu taşıyanlara Obama'yı örnek almalarını tavsiye etmek mecburiyetinde kalıyoruz." Sayın Uras bu yakınmasında yalnız değildi; Hürriyet'ten Ertuğrul Özkök de, "Maazallah bir kurt çıksaydı" başlıklı yazısında milli sembol ve değerlerin artık tartışma konusu haline geldiğini savundu. Evvelâ bayrak, asker, vatan, milli birlik gibi değer ve kavramların artık kimsede heyecan uyandırmadığı iddiasını doğru bulmuyorum. Yakınmacılar, sebepleri ıskalayıp tezahürler üzerine odaklanırken asıl yazılması gerekeni, yani bu değerlerin ne kadar istismara uğratıldığını, vaktiyle arkasına ne kadar süprüntü gizlendiği gerçeğini ihmal ediyorlar. "Vatan tehlikede!" lâfı, Fransız İhtilâli'nin yerleşme döneminde pek sık tekrarlanan bir slogan olarak "Jakobin" edebiyatın en parlak ürününü teşkil eder. Despot Aydınlanmacılar, kendilerini sıkıntıda hissettikleri her olayda, "vatan tehlikede" bayrağını kaldırarak sorumluluklarını başka yere yansıtmayı becermişlerdir. Vatan tehlikede ise, sıradan vatandaşa düşen şey, ayrıntıları boş vererek tehlikeye göğsünü siper etmek ve yöneticilerin yanında yer almaktır. Elbette ki "vatan tehlikede" çığlığı, kalabalıklar kolay anlaşılsın diye görünür hale getirilir; milli değerler, marşlar, semboller, efsâneler ve zaferlerle süslenip "anlam ve önem" kazanması sağlanır. Vatanın tehlikede olması, kamuoyunun mantığını değil, heyecan ve tepkisini kamçılamaya yarar daha çok. Bu taktiğin çok zekice ve yarayışlı olduğu muhakkak. Bizdeki bazı uygulamalarını şöyle bir hatırlayalım isterseniz: Tan Gazetesi baskını, 6-7 Eylül olayları, 28 Nisan mitingi ve ardından 27 Mayıs Darbesi'nin hep de vatanın tehlikede olduğu bir demde kotarılmış olması sizce tesâdüf müdür? Ardından Kıbrıs mitingleri, hemen ardından 6. Filo'nun, kızıl Rus birliklerinin topraklarımızı işgal için tetikte bekledikleri vehmiyle sokaklara dökülürüz; bu arada 9 ve 12 Martlar, 12 Eylüller yaşarız fakat vatan bir türlü tehlikeden kurtulmaz: "Milli birlik ve beraberliğe en muhtaç olduğumuz şu günlerde..." edebiyatı daima prim yapar. Vatan parsel parsel satılmakta, işbirlikçi iktidar ülkenin altına tekerlek takmaya uğraşmakta, milli kaynaklarımız hainler tarafından yağmalanmaktadır. Bu türden propagandaların ortak özelliği, ille de üniformalı birilerinin işe gelip el koyması dileğidir; ya "genç subaylar" kıyâma kalkışmalı veya "zinde kuvvetler", daha açık söyleyişle ordu göreve gelmelidir. Milli hisleniş mevzuunda bizlere Obama'yı örnek gösteren bu gibi yaklaşımların anlamı nedir? Bu satırların yazarı, bu gibi değerlere duyduğu saygıyı isbat etmek lüzumu duymuyor fakat milli hassasiyet konusunda, "yazıklar olsundur; bari Obama'yı ve Amerikalıları örnek alalım" diye yol gösterenleri ciddiye almak lüzumu da hissetmiyor. Vaktiyle, "yapmayın; bir gün bu değerler hakikaten lâzım olduğunda yerinde bulamayabilirsiniz!" diye defalarca ikazda bulunmuş birinin, Bozkurt sembolünü yeni keşfedenlerle istihzâya hakkı vardır. Sakın bu milli duygulanmalar, bu hamasî sitemler, Türkiye'de an'anevi iktidar şemasının, Batılı demokrasiler paralelinde yeniden biçimlenmesinden doğan bir tehevvür olmasın? Bana biraz öyle geliyor da!.. |
Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
0 yorum yazılmıştır