Yüreği birlikte atanlar...

Tarihle Oynamak

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Bütün milletlerin gelecekleri mazilerinde saklıdır. Tarih, milletlerin imkan ve karakterlerini sakladıkları bir hazine odası gibidir.

Bir milletin tarihi o milletin hafızasıdır. Sağlıklı bir hafızaya sahip olan milletler sağlıklı olmaya namzettir. Şüphesiz bir milletin bünyesinde türlü zayıflıklar ve arızalar olabilir. Bu nakisalardan kurtulmak için tarih tek başına yeterli de olmayabilir. İyileşmek ve güçlenmek için başka unsurlara da ihtiyaç duyulur. Fakat milletlerin sağlıklı bir yapıya kavuşmaları için en önemli etken, nirengi noktası milli hafızadır. Bu bakımdan milletlerle insanlar arasında benzerlik vardır. Hafızası gerçeklere istinad etmeyen milletler, psikiyatrinin sahasına giren insanları andırırlar.

Hafızası realiteyi ihtiva etmeyen bir kişi hastadır; yapmadığı şeyleri yaptığını, yaptığı şeyleri yapmadığını zannedebilir. Mazisinin aslı astarı olmayan olaylarla dolu olduğuna inanabilir. Ömründe tavuk dahi kesmediği halde, kendisini pek çok kişinin katili zannederek polisten köşe bucak gizlenebilir. Aynen bunun gibi yanlış toplumsal hafıza da milli felaketlere sebep olabilir.

Resmi tarih zaman ırmağında akan milletler için bazen zaruret haline gelebilir. Milletlerin muhataralı dönemleri olur. Böyle durumlarda yönetimi ellerinde bulunduranlar paniğe meydan vermemek için bazı konuları gizlemeyi zaruret addedebilirler. Fakat bu kesintinin uzun sürmesi, tarih algılamasının ve dolayısıyla tarihin ray değiştirmesi sonucunu doğurabileceğinden ciddi devlet adamları tedbirler alırlar. Milleti ürkütmeden, yumuşak bir tarzda gerçeklerin araştırılmasına ve bilinmesine imkan tanırlar.

Gece baskını şeklinde yaptıkları darbelerle işbaşına gelen diktatörler resmi tarihi istismar etmişlerdir. Onların idareye el koymalarını, hatta diktatörlüklerini haklı göstermek için resmi tarihin sayfalarında öyle hayali olaylar yer alır ki, okuyanın sadece dudaklarında bir tebessüm kalır. Üzücü olan şudur ki; o dönemleri yaşamamış olan körpe dimağlar yazılanların ve anlatılanların tesirinde kalabilirler. Bu diktatörlerin en büyük didişmeleri kendilerinden öncekilerledir. Onları milletin kaderine tasallut etmiş kişiler olarak gösterirlerken, kendilerine methiyeler yazdırırlar. Kendilerinden önceki devirler ebedi bir karanlığa itilerek onlarla başlayan bir milat ortaya çıkar. Bu da milleti hafızasından koparır. Millet günün birinde gözlerini bir felaketin içinde açar, eksiklerini hisseder, ama neler olduğunu bir türlü teşhis edemez; çünkü idraki silinmiş yahut yanlış yönlendirilmiştir. Böyle olduğunda yeteneklerinin çoğunu kaybetmiş bir sosyal şahsiyet olarak milletler camiasında varlığını da sürdüremez. Zaman, insanlık medeniyetinin zenginleşmesine katkıda bulunmayan milletin toprağını çoraklaştırır; onu bir girdaba sürükler. Böyle milletler için tarihin mezarlığına giden süreç başlamıştır.

Milli hafızanın karşılaştığı en ciddi tehlike zannederim ideolojik tarihtir. Guizot'a göre Fransa'yı gün ışığına çıkaran burjuvadır; dolayısıyla Fransa'nın kaderine hükmetmek sadece onun hakkıdır. Marksistler de tarih yapıcıları olarak emekçileri putlaştırırlar. Gerçek demokrasinin işçi diktatörlüğü olduğunu savunurlar. Bu tip anlayışlar milletin büyük bir çoğunluğunu yönetimden uzaklaştırır. Sadece demokrasiyi değil, toplum huzurunu da yok eder. Kişiliğini idrak eden fertler sürü misali güdülmeyi onursuzluk saymazlar mı?

Tarihi maddeciler ise tarihi ideolojik açıdan çok farklı yorumlarlar. Ona determinist bir karakter yüklerler. Komün hayatından gelen insanoğlu değişik cemiyetlerde belli aşamalardan geçmek zorundadır. Olayları da hep sınıf açısından ele alırlar. Aslında tarih ne determinist karakter taşır ne de sınıflar sosyal bünyenin değişmez vakıalarıdırlar. Gerçekle hiç ilgisi olmayan tarih anlayışıyla Ruslar mazilerini ele alınca, işte o zaman Ekim ihtilalinden daha büyük devrim yaptılar. Kiliselerine, resmi binalarına hatta evlerine bakan, Rusların üslup sahibi olduklarını görürdü. Üsluplarıyla beraber büyük adam yetiştiren potansiyellerini de kaybettiler. Komünist ihtilalinden sonra ne bir Dostoyevski'leri ne de bir Gogol'ları doğdu. Daha bu telakkinin bütün acı sonuçları derlenmedi; zira sosyal olaylar meyvelerini geç verirler. Tarih bir yaz-boz tahtası değildir. Tarihle oynamanın bir millete ne büyük felaketler getireceğini insanlık, kaderin Rusların ve benzeri milletlerin önüne koyacağı hesapta görecektir.

 

11 Ağustos 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tarih

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Geçen haftaki yazımızda tarihin toplumlar için nasıl hafıza yerine geçtiğini anlatmıştık. Tarihsiz toplumlar, hafızasız toplumlardır; onları istenilen tarafa sürüklemek mümkündür. Çünkü her söyleneni, her yazılanı doğru kabul ederler.

Zevahiri kurtarmak, bazı olayları savuşturmak için yapılan gelişigüzel açıklamalar bir gün gelir ortaya bir hurafe yığını çıkarır. Hiçbir hurafe yığını kendi içinde mantıki tutarlılık sağlayamaz. Bu durum resmî tarih anlayışını, o da beraberinde sınırlamaları getirir. Bazı zeki insanlar çelişkileri yakalayarak şüphe duymaya başlarlar. Cemiyeti bir tarafta hurafeye inananlar, diğer tarafta şüphe edenler oluştururlar. Değişik pencerelerden baktıkları için şüphe edenlerin arasında da birlik oluşmaz. Hafızalardaki karışıklık idraklere de yansıyacağı için böyle bir cemiyette hiçbir şey yerli yerine oturmaz. Herkes olayları birbirinden farklı değerlendirir; kişiler birbirine şüpheyle bakarlar; huzursuzluk cemiyetin temeli olur. Nasıl rutubetli yerler mantar üretmeye müsaitse, böyle ortamlar da kurtarıcı üretirler. Onlar da olayları daha içinden çıkılmaz hale dönüştürürler.

Üç türlü tarih yazılır; Heredot, Thukydides ve benzerleri gibi tarihçiler yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını yazarlar. İkinci tip tarihçiler olayları vesikalar çerçevesinde ele alırlar. Üçüncü tip tarihçiler ise yazılmış kitapları kaynak olarak kullanırlar. Birinci ve ikinci tip tarihçilerde sempatiler ve antipatiler birinci dereceden belirleyici hale gelebilir. Mesela Adnan Menderes'i ve dönemini yazmak isteyenin bunlarla karşılaşması kesindir. Sevgi ve nefret hükmünü icra etmiş, beğenenler onu göklere çıkaran kitaplar, makaleler yazmışlar, beğenmeyenler ise yerin dibine batırmışlardır. Tarihçi bunları nasıl ayıklayacak? Tarihçi de insan; onun da duygusal yanı var, okuduklarının etkisinde kalarak, o da Menderes'i tarafgir ele alacaktır. Dolayısıyla kitaplardan yazılmış tarihlerde olduğu üzere ikinci kere sübjektiflikle karşı karşıya gelinecektir.

Aslında yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını yazanlar tarihçiden ziyade vakanüvistirler; çünkü yaşadıkları zamanda devam eden bir olgu tarih bakımından henüz tam anlamıyla şekillenmemiştir. Teşekkül halindeki olgunun sonucu hakkında ancak tahminde bulunulabilir; her tahmin de yanılgı taşır. Bunun için "Sadece geçmişin tarihi yazılır" sözü doğrudur. Hatta yazılmak istenen olayın etkisi bitmiş olmalıdır; çünkü o olaydan nemalananlar veya gadre uğrayanlar hayattan çekilmeliler ki objektif bir atmosfer oluşabilsin.

Tarih, tabiatın, dünyanın, kâinatın geçmişiyle değil, insanın geçmişiyle ilgilenir. Her insani fiille de ilgilenmez; fiilin sosyal bir değeri olmalıdır. İlim dilinde buna "Tarihî Olgular" denmektedir. Yalnız buradaki sınırı çizmek kolay değildir. Genç bir hanımın yaptığı günlük bir iş veya bir kimseyle konuşması tarihi ilgilendirmez. Ama genç hanımın işlediği fiilin diğer ucunda herhangi bir sebeple Napoleon varsa veya konuşmayı onunla yapmışsa, işin rengi değişir; çünkü Napoleon toplumun kaderinde etkilidir. Yaptığı işte, verdiği kararda bu hanımın etkisi bulunabilir.

Tarihî bir olgu hakkında yargıya varılınca, o olgu sonsuza dek öyle kabul edilecek diye bir kural yoktur. Herhangi bir şekilde olgu yalanlanabilir. Mesela Fransız Kraliçesi'nin "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler" sözü o dönem yöneticilerinin halktan ne kadar kopuk olduklarını anlatmak için çok sık kullanılırdı. Sonradan bu sözü Mara'nın uydurduğu ortaya çıktı. Tarihte her şey belge olabilir; yeter ki belgelik vasfına sahip olsun. Diğer ilimlere, sözgelimi sosyolojiye, filolojiye dair çalışmalar da tarih için çok önemlidir.

Bazıları tarihi ilim değil, sadece geçmişi araştıran bir disiplin kabul ederler. Denenemeyeceği, matematikte olduğu gibi soyut ispatlara başvurulamayacağı, önceden görmeye imkân sağlayan kanunlarla da hakkında hüküm verilemeyeceği için ilim değildir, derler. Ama bunların yanında tarihin kanunlarını keşfettiklerini iddia edenler de az değildir. Mesela medeniyetin güneşin hareketini takip ettiği, Doğu'dan Batı'ya gittiği tezi ileri sürülmüştür. Milletlerin irsî rekabeti tarihin kanunlarından biridir, denmiştir. Fakat bu türlü iddialar rahatlıkla reddedilebilir, hatta zıtları da söylenebilir. Bazıları da tarihin kanunları olduğunu, ama henüz keşfedilmediklerini farz etmektedirler.

Bütün bunlara rağmen bize göre tarih metoduyla, bünyesinde bulundurduğu tenkit mekanizması sayesinde ve yardımcı ilimlerin de müdahalesiyle ilmîdir. Herhalde bu hususta "Konusu kanunlar keşfetmek olmayan, fakat bize anlama imkânı sağlayan ilimdir" demekle en yerinde hükmü Lucien Febure vermiştir; ama resmî tarihten söz edilince bunun da önemi kalmaz.

18 Ağustos 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tarih

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Geçen haftaki yazımızda tarihin toplumlar için nasıl hafıza yerine geçtiğini anlatmıştık. Tarihsiz toplumlar, hafızasız toplumlardır; onları istenilen tarafa sürüklemek mümkündür. Çünkü her söyleneni, her yazılanı doğru kabul ederler.

Zevahiri kurtarmak, bazı olayları savuşturmak için yapılan gelişigüzel açıklamalar bir gün gelir ortaya bir hurafe yığını çıkarır. Hiçbir hurafe yığını kendi içinde mantıki tutarlılık sağlayamaz. Bu durum resmî tarih anlayışını, o da beraberinde sınırlamaları getirir. Bazı zeki insanlar çelişkileri yakalayarak şüphe duymaya başlarlar. Cemiyeti bir tarafta hurafeye inananlar, diğer tarafta şüphe edenler oluştururlar. Değişik pencerelerden baktıkları için şüphe edenlerin arasında da birlik oluşmaz. Hafızalardaki karışıklık idraklere de yansıyacağı için böyle bir cemiyette hiçbir şey yerli yerine oturmaz. Herkes olayları birbirinden farklı değerlendirir; kişiler birbirine şüpheyle bakarlar; huzursuzluk cemiyetin temeli olur. Nasıl rutubetli yerler mantar üretmeye müsaitse, böyle ortamlar da kurtarıcı üretirler. Onlar da olayları daha içinden çıkılmaz hale dönüştürürler.

Üç türlü tarih yazılır; Heredot, Thukydides ve benzerleri gibi tarihçiler yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını yazarlar. İkinci tip tarihçiler olayları vesikalar çerçevesinde ele alırlar. Üçüncü tip tarihçiler ise yazılmış kitapları kaynak olarak kullanırlar. Birinci ve ikinci tip tarihçilerde sempatiler ve antipatiler birinci dereceden belirleyici hale gelebilir. Mesela Adnan Menderes'i ve dönemini yazmak isteyenin bunlarla karşılaşması kesindir. Sevgi ve nefret hükmünü icra etmiş, beğenenler onu göklere çıkaran kitaplar, makaleler yazmışlar, beğenmeyenler ise yerin dibine batırmışlardır. Tarihçi bunları nasıl ayıklayacak? Tarihçi de insan; onun da duygusal yanı var, okuduklarının etkisinde kalarak, o da Menderes'i tarafgir ele alacaktır. Dolayısıyla kitaplardan yazılmış tarihlerde olduğu üzere ikinci kere sübjektiflikle karşı karşıya gelinecektir.

Aslında yaşadıklarını, gördüklerini, duyduklarını yazanlar tarihçiden ziyade vakanüvistirler; çünkü yaşadıkları zamanda devam eden bir olgu tarih bakımından henüz tam anlamıyla şekillenmemiştir. Teşekkül halindeki olgunun sonucu hakkında ancak tahminde bulunulabilir; her tahmin de yanılgı taşır. Bunun için "Sadece geçmişin tarihi yazılır" sözü doğrudur. Hatta yazılmak istenen olayın etkisi bitmiş olmalıdır; çünkü o olaydan nemalananlar veya gadre uğrayanlar hayattan çekilmeliler ki objektif bir atmosfer oluşabilsin.

Tarih, tabiatın, dünyanın, kâinatın geçmişiyle değil, insanın geçmişiyle ilgilenir. Her insani fiille de ilgilenmez; fiilin sosyal bir değeri olmalıdır. İlim dilinde buna "Tarihî Olgular" denmektedir. Yalnız buradaki sınırı çizmek kolay değildir. Genç bir hanımın yaptığı günlük bir iş veya bir kimseyle konuşması tarihi ilgilendirmez. Ama genç hanımın işlediği fiilin diğer ucunda herhangi bir sebeple Napoleon varsa veya konuşmayı onunla yapmışsa, işin rengi değişir; çünkü Napoleon toplumun kaderinde etkilidir. Yaptığı işte, verdiği kararda bu hanımın etkisi bulunabilir.

Tarihî bir olgu hakkında yargıya varılınca, o olgu sonsuza dek öyle kabul edilecek diye bir kural yoktur. Herhangi bir şekilde olgu yalanlanabilir. Mesela Fransız Kraliçesi'nin "Ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler" sözü o dönem yöneticilerinin halktan ne kadar kopuk olduklarını anlatmak için çok sık kullanılırdı. Sonradan bu sözü Mara'nın uydurduğu ortaya çıktı. Tarihte her şey belge olabilir; yeter ki belgelik vasfına sahip olsun. Diğer ilimlere, sözgelimi sosyolojiye, filolojiye dair çalışmalar da tarih için çok önemlidir.

Bazıları tarihi ilim değil, sadece geçmişi araştıran bir disiplin kabul ederler. Denenemeyeceği, matematikte olduğu gibi soyut ispatlara başvurulamayacağı, önceden görmeye imkân sağlayan kanunlarla da hakkında hüküm verilemeyeceği için ilim değildir, derler. Ama bunların yanında tarihin kanunlarını keşfettiklerini iddia edenler de az değildir. Mesela medeniyetin güneşin hareketini takip ettiği, Doğu'dan Batı'ya gittiği tezi ileri sürülmüştür. Milletlerin irsî rekabeti tarihin kanunlarından biridir, denmiştir. Fakat bu türlü iddialar rahatlıkla reddedilebilir, hatta zıtları da söylenebilir. Bazıları da tarihin kanunları olduğunu, ama henüz keşfedilmediklerini farz etmektedirler.

Bütün bunlara rağmen bize göre tarih metoduyla, bünyesinde bulundurduğu tenkit mekanizması sayesinde ve yardımcı ilimlerin de müdahalesiyle ilmîdir. Herhalde bu hususta "Konusu kanunlar keşfetmek olmayan, fakat bize anlama imkânı sağlayan ilimdir" demekle en yerinde hükmü Lucien Febure vermiştir; ama resmî tarihten söz edilince bunun da önemi kalmaz.

18 Ağustos 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Tarihin akışı değiştirilebilir mi?

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Mahiyeti itibarıyla tarih ölüdür; çünkü değiştirilemez. Tabii aynı zamanda vazgeçilemez; zira kalıntı ve sonuçları günlük hayatımızda bizi çevrelemektedir.

O ölüden günümüzde diri olan insan toplulukları çıkmıştır. Bu toplulukları tanıyabilmek için his ve temayülleriyle birlikte ele almak gerekir. Bu his ve temayüller o cemiyete ruh vermiş, onu millet yapmıştır. Bundan dolayı Montesquieu, bir milletin, içinde yaşadığı coğrafyanın niteliğinden, dininden, çeşitli ihtiyaçlarından doğan gelenek ve göreneklerinden ortaklaşa tesirlerle örülüp meydana çıkmış bir ruhu olduğunu belirtir. Aynı milli ruha (volksgeist) Hegel de temas etmiştir. Kanaatimce tarihçinin en önemli ödevlerinden biri, milletin hayatını derinden etkileyen bu ruhun niteliğini belirlemek ve milletin hayatına bu minvalde bir düzen verilmesine yardımcı olmaktır.

Milli ruh ne gökten zembille iner ne de hüdây-ı nabit gibi yerden biter. Durup dururken tebarüz etmez; aksine olaylarla yoğrulup şekillenir ve gün ışığına çıkar. Ölülerin ruhları kaybolmaz; dirilerin ruhunda yaşamaya devam eder. Dünyaya gelen her yeni insan, düşünce ve kabullerinin çok uzun bir geçmişin eseri olduğunu anlar. Aidiyet şuurunun ve aynı inancın oluşturduğu birlik... Bu birlikte soyaçekim kanunlarının tesiri görülür. Bu aynı zamanda bir kuvvettir. Adı milli ruh olan bu kuvvet, milletin varlığı tehlikeye düşünce harekete geçer.

Milletler elbette ki sabit değildir. Din değiştirirler, göç edip bir başka iklimde yaşamaya başlarlar, kültür alışverişleri arttıkça farklılaşırlar vs... Bir milletin hayatı sıklıkla bir nehrin akışına benzetilmiştir. Nehrin kıyılarını oluşturan din, gelenekler, ahlak değiştikçe akıp giden millet de değişir. Fakat ne kadar değişirse değişsin, diğer milletlerle tamamen karışmadığı müddetçe kendi suyunu diğer ırmaklardan ayıran özelliklerini muhafaza eder. İnsanlığın gelişmesinin ve zenginleşmesinin anahtarlarından biri bu hususiyettir.

On beşinci yüzyıldaki Türk toplumu ile on dokuz ve yirminci yüzyıllardaki Türk toplumu elbette bir değildir. Birçok özelliklerini yitirmiş, eskiden ona heyecan veren unsurlar artık vermez olmuştur. "Veren el alan elden üstündür" düsturunun peşinde olan bir toplumda zamanla başkasının malını hesap edenler, külah geçirme peşinde olanlar arttı. Alp tipi miskinlik ifade eden yanlış bir derviş tipine dönüştü. İslamiyet'i nefse uydurmalar yaygınlaştı; şartların gerçekleşip gerçekleşmediğine bakılmaksızın dört kadınla evlenmek adeta gelenek haline geldi. Bu yetmezmiş gibi odalık, müstefreşe ve benzeri kurumlar nefsi tatmin için icat edildi ya da dönüştürüldü. Hayatı, şer-i şerif yerine hile-i şer'iyye düzenler oldu.

Toplumu değiştirmeden tarihi değiştirmeyi düşünmek boşunadır. Milletin değişiminde içerisinden çıkan aydın evlatları mühim roller oynarlar. Geniş halk kitleleri alışkanlıklarıyla yaşarlar. Bu alışkanlıklarda değişiklik yapılmak istendiğinde itiraz ederler. Bu itirazı aşabilecek olanlar, milletin bir parçası olan aydınlardır. Ya topluma örnek olmaları ya da sanatın değişik dalları vasıtasıyla onun ruhuna dokunmaları gerekir.

Sıradan insanların aklı gözündedir; onu değiştirmek ancak gözüne hitap etmekle mümkündür. Geniş kitlelere fazileti anlatmak ancak faziletli yaşamakla kabildir. Kalabalıkların hak ve hukuk kavramından bihaber olmalarından şikâyet eden bir aydın bu kavramlara öncelikle kendisi riayet etmelidir. Vereceği eserlerle de bu meseleleri ortaya döküp işlemelidir. Dahiyane kavrayışlarla inşa edilmiş camileri seyredenler, iç içe geçmiş zarif motiflerle dokunmuş bir şiiri, güzel bir romanı okuyanlar farkında olmadan gerekli gıdayı alacaklardır.

Milletlerini gıpta edilecek bir geleceğe taşımak isteyen aydınlar, o ihtişamın ihtiyaç duyduğu değerleri öncelikle kendileri benimsemek ve yaşamak zorundadırlar. Toplumu onunla yoğurmak zorundadırlar. Gerisi, suyun üzerine nakış işlemektir.

20 Ekim 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Gerçek bilim insanlarına muhtacız

29/12/2008 · Kategori: Mehmet Niyazi OZDEMIR

Eğitim mevzubahis olduğunda sayın Başbakan'ımız ülkemize kazandırdıkları üniversitelerden gururla söz etmektedir. Elbette ki yapılan ciddi bir iştir; ilmî seviye ve buna bağlı olarak teknik tekamül milletlerarası münasebetlerde mühim bir rol oynar.

Bilginin güç olduğu kadim zamanlardan beri bilinen bir gerçektir. Bilgiyi elde etme ve kullanma hususunda ileri giden milletler dünyanın istikbali hakkında daha çok söz sahibi olurlar. Diğerleri onların gölgesinde kendisine hayat hakkı arar.

Unutulmaması gereken şudur ki üniversitelerin işlevlerini kuruluş kanunları, binalar ve idarî personel yerine getirmez. Esas vazife bilim insanlarına düşer. "Bir müdür, bir mühür, burası üniversite buyur" denirse yükseköğretim kurumları ayağa düşer. Böyle durumlarda üniversitenin varlığı yokluğundan beterdir. Cemiyet, diplomalı cahillerle dolar. Üstelik bunların çoğu da kendi durumunu takdirden aciz olur. Cahillikleriyle hükmedenlerden milletimizin neler çektiği yakın tarihimizdeki örnekleriyle malumdur.

Bazı sosyal bilimciler, egemenliği ve üstünlük kurmayı biri manevî ve ahlakî, diğeri maddî ve siyasî olmak üzere iki başlık altında incelerler. Bu tasnif belki meselenin daha kolay anlaşılmasına hizmet eder fakat gerçeği tam olarak izah edemez. Sosyal bilimlerde ileri olanların diğer bilimlerde kısa zamanda ilerlemeleri gibi, yüksek bir maneviyata ve ahlaka sahip olanların maddî ve siyasî hakimiyetlerini tesis etmeleri kaçınılmazdır.

İngiliz tarihçi Wels "İzni olmadan kuşların kanat çırpamadığı Müslüman hakanlar" dönemi olarak tavsif ettiği haşmetli mazimizin büyüklüğünü haklı olarak ilim ve tefekkürdeki durumumuza bağlar. Gerçekten de yıldızımızın parladığı zamanlarda manevî ve ahlakî bakımdan eşsiz kıymetler taşıyan büyük alim ve veliler yetiştirmiştik. Bu zamanlarda teknik bakımından da başka milletlerden üstündük. Ne zaman ki manevî hayatımız erozyona uğramaya başladı, maddi dünyamızın zayıflaması gecikmedi.

Müspet ilimlerle içtimai ilimlerin ne kadar iç içe olduklarını tarihimizdeki şu olay bütün açıklığıyla gözler önüne sermektedir. Birçok bakımdan zayıfladığımız son dönemde Japon imparatoru, İstanbul'a birçok hediyelerle birlikte hususi bir mektup gönderir. Mektupta, kendisine İslam dini hakkında bilgi vermek üzere Japonca bilen, yoksa İngilizce, Fransızca ve Almancası yeterli olan din alimleri istemektedir. Abdülhamid ilim adamlarımızın durumunu yakından bilmekle beraber Şeyhülislam Cemaleddin Efendi'nin de fikrini alır. Ne yazık ki bu vasıflara sahip yetişmiş bir insanımız olmadığı için fırsat kaçırılır.

Zannediyorum müspet ilimlerde ileri küçücük bir Batı ülkesi için böyle bir imkân doğsaydı, yüzlerce papaz ya da misyoner gönderirlerdi. Abdülhamid Han eğitim ve öğretime büyük önem verdi, Batı'yla aramızdaki mesafenin kapanmasını istedi. Birçok mesafeler kat edildi ama iç ve dış gaileler dolayısıyla uçurum giderek derinleşti. Ecdadımızın kahramanca direnmesine rağmen bu uçurum devletimizi alıp götürdü.

Cumhuriyetimiz inkılap heyecanı üzerine kuruldu. Bu başlarda anlaşılabilir bir meseledir, fakat bilim gerçek manasıyla hiçbir zaman hak ettiği payeye kavuşamadı. Öğretim ve eğitim yuvalarımız inkılapları yerleştirmek için bir vasıta kabul edildi. Bu rahatlık dolayısıyla kürsüleri işgal edenlerde araştırma, sentez yapma, gerektiğinde karşı çıkma şevki doğmadı. Birçokları kendilerini inkılapların bekçileri sayıp bununla yetinmeyi marifet zannettiler. İlmin soğukkanlılığı yerine siyasetin hırçınlığını mizaç edindiler. Kendileriyle sınırlı kalmayıp tavırlarını yeni nesillere mal ettiler.

İlmin iki büyük düşmanı içimizdeki ihtiraslar ile dışımızdaki otoritedir. Maddî ihtiraslar ve doymak bilmeyen iştihalar sözde ilim adamlarını birtakım ümitlerin peşine takıp otoritenin emrine sokar. İlim hakikatten ziyade siyasilerin arzularının ifadesi olur. Yakın tarihimiz ilim adamı kılığına girmiş acemi aktörlerin hezeyanlarıyla doludur. 27 Mayıs gibi buhranlı günlerde bu palyaçoların fetvaları nice maskaralıklara sebep olmuş, aziz milletimize neler çektirmiştir.

Hiçbir vicdan sahibi, milletinin her vesileyle benzer acılara düçar olmasını istemez. Şu bilinmelidir ki toplantı nisabı konusunda yürütülen zorlama akıllar azıcık hukuk bilgisine sahip herkesi kara kara düşündürmüştür. Unutulmamalıdır ki hukuk siyasileşirse zalim bir celladın elinde mazlumun boynuna geçen urgana dönüşür. Bunu fark eden ve her işin güçle hallolduğuna kani olan mazlum da güçlü olmanın yollarını arar ve cemiyetimiz manasız bir boğuşma ortamında sürüklenip durur.

15 Aralık 2008, Pazartesi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »